toplumun sağlığı, hekimin hastalığı "toplumun sağlığı
hekimin hastalığı"

2000 yılında başlayıp yirmi yılda biten "sachs'ın hastalığı /
yazılı okumalar"da ortaya çıkan bir sağlık panoraması

önsöz

martin winckler’in yazdığı “sachs’ın hastalığı” yapıtının dilimize çevrilip ilk yayınlandığı tarih aralık 1998. genellikle aldığım kitapların başına aldığım tarihi not ederim. ama buna not etmemişim. yayınlanır yayınlanmaz aldığımı düşünmüyorum, 1999’un ortalarında almış olmalıyım. o tarihlerde okuduğum kitapların ya da yazdığım notların arasında da buna dair herhangi bir bilgi yok. ancak aynı yılın sonlarında bana yapılan bir teklif üzerine 2000 yılının başından itibaren tıp ve sağlıkla ilgili bir siteye haftalık yazılar yazmam önerilmişti, bu kitaba dair ilk notlarım bu yazılar bağlamında gündeme geldiği için okumaya başlamamın da o tarihte olduğunu söyleyebilirim. sonrasında bu kitap benim için bir başucu kitabı oldu. böyle olmasının üç farklı nedeni var.

bunlardan ilki aynı dönemlerde daha çok üzerinde durduğum “basamaklı sağlık hizmeti”nin gerekliliği konusuydu. 21. yüzyılda sağlık hizmetinin tümüyle bir piyasa faaliyetine dönüşeceğini kestirebiliyordum ve bunun sağlığı değil, sadece sağlıktan para kazanmayı sağlayacağına inanıyordum. ikinci neden yine bununla bağlantılı olarak gündeme gelen ve bizde de başlatılan “aile hekimliği” uygulamasıydı ve hekimler olarak bu konuyu yoğun olarak tartışıyorduk. 1961’de gündeme getirilen, ne var ki ilk birkaç yıl dışında gerçek anlamıyla uygulanmayan, ancak sol, sosyalist, devrimcilerin bir tür inançla savundukları “sosyalizasyonsağlık ocağı” modelinin en azından kentsel alanlar için farklı biçimde uygulanmasının gerekliliğini düşünüyor, buna dair okumalar yapıyordum. üçüncü neden ise sağlık ve tıbba hekimler ve sağlıkçıların açısından değil de toplumu oluşturan ve bu hizmetten yararlananlar, yani bireylerin, hastaların ve yakınlarının bakış açısıyla bakmanın gerekli olduğu düşünüyor, bunu giderek daha yüksek sesle dile getiriyordum. bu amaçla oluşan hasta ve hasta yakını hakları derneğinin kurulmasında rol oynayan, kurulduktan sonra da yoğum biçimde çalışan aktivistlerinden biriydim.

işte bu üç bilgi ve ilginin kesişme noktasında yeni bir sağlık hizmet modelinin uygulanmasına dair somut bir örneği ayrıntılarıyla ve bir kuramsal kitap olarak değil de yaşanmışlık olarak anlatan bu kitabın, konuyu ortaya koymak ve tartışmak için çok iyi bir araç ve vesile olacağını düşünmeye başladım. bu nedenle kitabı okumaya başladığım andan itibaren ona koşut olarak düşüncelerimi yazmaya ve paylaşmaya başladım. amacım bu romandan yola çıkarak, insana ve sağlığa yönelik bir sağlık hizmet sunumunun temellerini ortaya koyan bir roman değil ama bir el kitabı yazmaktı.

toplamı 114 bölüm olan kitabın neredeyse yarısından fazlasını (64 bölümünü), 2001 yılının başından başlayıp 2003’ün dördüncü ayına kadar hem okudum hem de yazdım. bu arada diğer hekimleri ve sağlık çalışanlarını bu kitabı okumaları için özendirdim, hattâ yer yer kışkırtmaya çalıştım. kitapla ilgili yazılar yazdım, aynı konuda pek çok yerde konuştum, kitabı ve içindekileri anlattım. yine o günlerde istanbul film festivali’nde bu romandan yola çıkarak yapılmış bir filmi de izledim ve pek çok arkadaşlarıma önerdim. tüm bunlara dair bazı bilgileri ve bu amaçla yazdıklarımı kitabın sonunda göreceksiniz.

sorumluluğum altında olan bir dolu işle birlikte neredeyse iki buçuk yıl süren bu çalışmayı ne yazık ki tamamlayamadım. nedeni birden çoktu. öncelikle bana daha cazip gelen, ya da daha çok zorunlu olduğum başka işler yazılar ön plandaydı. üretimlerim göz önüne alındığında bunun bir tembellikten daha çok bir yönelim ve tercih değişikliklerinden kaynaklanmış olacağı tahmin edilebilir sanırım. tabii 2006 yılında aktif hekimliği bırakmış olmam, hekimliğimin son döneminde sağlık tıp dışındaki konulara daha fazla yoğunlaşmamın da bunda etkisi vardı. üstelik o dönemde sadece yazma faaliyeti kesintiye uğramadı, okuma ile yazma birlikte gittiği için okuma faaliyetim de kesintiye uğradı. o dönemde masamın üzerinde sürekli duran ama elime alamadığım bir başucu kitabıydı sachs’ın hastalığı romanı.

bu durum hekimliği bıraktıktan iki yıl sonraya kadar sürdü. o sırada neler olduğunun hikâyesini de biraz ileride o sırada yazdığım diğer önsözde okuyacaksınız. onu da aynen bıraktım. çünkü o da hem hayata, hem de belgeye dahil bence.

2020 yılının başına kadar, yani 17 yıl sonra hikâyeme yeniden kavuştum. bu kez yazarak okumak yerine, sadece okumayı önceledim. çünkü 2000’de yaptığım tespit çoktan gerçek olmuş, sağlık hizmeti sadece bir takım bilgisayar protokollerinin uygulandığı teknik bir iş hâline gelmişti, insanlar daha çok ‘sağlık hizmeti ve ilâç’ tüketiyor, daha çok ‘tıp teknolojisi’ kullanıyor, daha uzun yaşamalarına karşın daha az sağlıklıydılar. dolayısıyla ne onlar, ne de bu hizmetten sorumlu olanların benim söyleyeceklerimi düşünüp, tartışmaları ve kafalarına yatarsa uygulamaları artık olanaklı değildi.

ancak bu yılın başında tüm dünyayı ilgilendiren bir virüs tüm bunları yeniden tartışmaya açtı. dahası bu önsözü yazdığım günlerde dillendirilen “kötümser” tahminler gerçek olursa, ortada dünya, sağlık sistemi ve sağlık diye bir şey kalmayacağının farkına vardım. işte o zaman bu kitap içinde yazılanlar ve benim onlara dair düşündüklerim başka bir anlam kazanmaya başladı. iki farklı amaca yönelik olarak bu yazma işini sürdürmem gerektiğine karar verdim.

bunlardan ilki yirmi yıl önceki amacımla aynıydı. eğer dünya üzerinde insanlık yok olmaz da kalırsa, onların gereksindiği sağlık hizmetini düzenleme göreviyle yükümlü olanlara insanı ve sağlığı önceleyen bir kılavuz sunmaya çalışmış olacaktım. bu olasılık gündeme gelmezse, olanlara dair bir belge olarak yararlı olabilirdi bu kitap. ancak hemen eklemeliyim ki bu belge gerçekleri tersinden okuyan bir belge olabilir ancak. bu ise gelinen noktanın yani insanlığın sonunu açıklayan yaklaşımlardan birisi olarak okunabilir.

dolayısıyla daha önce yazdığım 64 yazıya bir de bu gözle bakarak ve romanın kalan elli bölümünde dile getirilen noktalara dair düşündüklerimi de içeren bir yeni “kılavuz belge ve e-kitap” ortaya çıkabileceğini düşündüm ve bu yapıt ortaya çıktı.

covid-19 pandemisi hâlâ sürüyor. henüz bana ulaşamadı, bundan sonraki süreçte ne olur, onu bilmiyorum. belki de bu kılavuz belge bir anlamda bu sürecin de bir güncesi gibi okunabilir. kuşkusuz yaşadıklarıma bir metin yazmayacağım ama aradaki notlar ve metinde öncelenen noktalar kuşkusuz bu yaşananların izini taşıyacak.

1998’de basılan kitabın editörü sevgili halil gökhan’ın o günlerde, kitabın yazarıyla yaptığı bir söyleşiyi de bu işe yeniden soyunduğum şu sıralarda okudum. oradaki bilgiler üzerinden nette bir tarama yaptım. winckler’in aynı minvaldeki çabalarını şimdi yaşadığı kanada’da sürdürdüğünü öğrendim. bu kitaba benzer başka kitaplar yazdığını ve yazılarını benim gibi, kişisel bir internet sayfasında yayınladığını da öğrendim. fransızca bilmediğim için onlara ve yaptıklarına çok vakıf olmasam da benzer dertlerden muzdarip sağlığa, tıbba ve hekimliğe başka türlü bakan benzer insanlar olduğumuzu hissediyorum. muhtemelen onun da benzer bir çabası vardır ve eğer üretiyorsa onun yazdıklarının daha sonraya kalmasının daha muhtemeldir; ancak hiç bir çabanın boşa gitmeyeceğini düşünerek bu yolculuğa yeniden başlıyorum.

dilerim herhangi bir bağlamda işe yarar ve en azından bir okuyanı olur.

10.09.2020, dereköy

marc zaffran
marc zaffran (2019)

“ben iyileştirmenin ve yazmanın mümkün olduğuna inanıyorum, tabii ikisini de birlikte yapmak zorunlu değil. doktor daha çok bir “okur”dur, “dinleyici”dir; o “okur” ve hastalarını dinler. konuşmaz. evine döndüğünde de, işlerini bitirdikten sonra yazabilir; ve çoğunlukla yaptığı işten esinlenen şeyler yazacaktır. bütün kültürlerede doktor yazarlar bulunmaktadır; fransa’da jean reverzy, abd’de william carlos williams, portekiz’de miguel torga, ingiltere’de somerset maugham; ve kuşkusuz başka ülkelerde de benim tanımadığım birçok doktor yazar vardır mutlaka. edebiyatın gücü olup olduğunu tam olarak bilmiyorum ama kitapların “iyileştirdiklerine” inanıyorum, çünkü kitaplar bilgiyi, duyguları ve deneyimleri paylaşma aracıdır. bu anlamda, dünyayı değiştirmemize yardımcı olur kitaplar. iyileştirmek ve yazmak, paylaşmaktır.”
Martin Wincler (Marc Zaffran)

 

 

 

  geri  

 

 

 

2020-10-11-aliye    

 

 

 

  geri  

 

 

 

bütün hikâyeleri - III    

"ayağıma gelen hikâye"


her gün yüzlerce tren binlerce hikâye getiriyor,
binlerce hikâye alıp gidiyordu.
istasyonun kapıları insan alıp insan veriyordu.

sait faik, “hikâye peşinde” (az şekerli-1954)

 

boşluk
bomboş var olacağım.
kendi doluluğumun boşluğunda.
ve bir başıma. ve bağımsız.
ovadaki yalnız ağaç gibi.
yaşlı ve büyük. ve yalnız.
o vadide. bir yamaçta.
başıma buyrukluğuma hayranım.
tezer özlü

“yaşamın ucuna yolculuk” s:24

hikâye ayağıma geldi!

benimkini tren getirmedi; hayat getirdi. ortasını çoktan geçtiğim uzun yolculuğumda... “hikâye ayağa gelir mi” demeyin... gelir!

sanırım aşağıda okuyacağınız hikâyenin bütünü, dışarı çıkınca kapımın önünde açan gül ağacından ‘beni devşir’ diyen bir gül goncasını kesip, sonra da verecek güzel bir kız aradığım için ayağıma geldi. tıpkı ‘hayat’ gibi. hayat kim mi? bir bilsem!.. sadece var olduğunu hissediyorum. hep 20 yaşında, hep bana bakıp gülen bir kız... belki de bir kadın... benim olmasını ya da ona ait olmayı istediğim ama bunun da hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğim birisi. bir düş! yaşam gibi, ‘hayat’ gibi.

“sen güzel bir kız istedin; ben sana, sana benzeyen yaşı geçmiş bir adam getirdim” dedi hayat.... haklı güzel bir kız bulamadım. bekledim, aradım ama karşıma çıkmadı. itiraf edeyim ben de çok aramadım doğrusu. yalnızca geleni gözledim, gelecek olanı bekledim. çoktandır sait faik olmaya, onun gibi yaşamaya karar verdim. ‘olunur mu’ demeyin. kendiliğinden kuruluyor benzerlik. üstelik yalnız hayalde değil. gerçekte de, yaşarken de. tabi bu, bu aralar çok sait faik okuduğum için olabilir. belki başka birisini bu kadar çok okusaydım ona benzerdim. yine de doğru kişiymiş gibi geliyor, belki inanmayacaksınız ama benziyor pek çok yönümüz. en çok da ‘haytalığımız!’ dolanıyorum sokaklarda. onun gibi hayta! hatt⠑haybeye’ desem daha doğru olur. size onun pek çok öyküsünden küçük alıntılar yaparak bu koşutlukları gösterebilir, savımı kanıtlayabilirim. o da benim gibi ‘haytalık yapmıyor, arıyordu’ bana göre.

benim o olmayan güzel kadını aradığım gibi o da hayatı, hayatın içindeki insanı, insanların arasında da kendisini arıyordu; tıpkı benim gibi. aslında yaptığımızın adı haytalık değil. ben de kendimi arıyorum hayatın içinde, tıpkı onun gibi, bulunca da yazıyorum, tıpkı onun gibi. farkımız onu milyonların tanıyor ve okuyor olması. beni ben bile tanımıyorum ki, onun gibi milyonlar arasın.

belki bir farkımız da onun gerçeği bulmuş olması, ama bulduğunu nasıl ortaya koyacağını bilememesiydi. onun yazdıklarının güzelliği de burada bulduğunu daha güzel ifade etmek için uğraşması. bilmiyorum en güzel ifadeyi buldu mu? sanırım o da bilmiyordu, onun için de son anına kadar yazdı. kendisine kanıtlamak için. benim gibi. insan yaşadığını yazdığı sırada görüyor, anlıyor daha bir. aleve değen parmağın, değdiği sırada değil de sonradan parmağında yangını hissetmesi gibi. dediğine göre yaşamının sonuna doğru bulur gibi olmuş, yaşamının sonu ve bulduğunu bilmese de. tanığımız da, kanıtımız da yok; belki de bulduğunu sanmış. hattâ böyle sandığını da yazmış, ara ara. yine biraz kendisi, biraz hikâyelerinin kahramanları üzerinden bulduklarını, demek istediklerini anlatmış. uzun hikâye. üstelik de henüz yazılmamış, birisinin yazmasını bekleyen bir hikâye...

bana gelince yaşarken kendimi buluyor muyum bilmiyorum; ama onun dediği gibi bir dolu hikâye bulduğum, en azından tanık olduğumu kesinlikle söyleyebilirim, yazılsa da yazılmasa da, düşlense de söylense de... trenler, otobüsler, tekerlekler, ayaklar, rastlantılar getiriyor hikâyeleriyle birlikte insanları, ya da beni onlara götürüyor. buluşuyoruz kısacası. siz ancak yazıldığında haberdar oluyorsunuz ama.

arayan buluyor, bakan görüyor, dili yeten anlatıyor.

bazısı yalnızca yaşıyor, yaşadığını gösteriyor. ben aracılık ediyorum, becerebildiğimce...

bodrum’un ana caddesinden aşağıya doğru iniyorum. turist kalabalığı az çok başlamış bu bahar da. havanın ısısını aldırmadan kendilerini kurguladıkları halde dolaşıyorlar. kolları bacakları çıplak. bedenleri çıplak ama yaşamları bir kara kutu; hikâyeleri ilk bakışta, dışarıdan baktığında hemen sezilmiyor, görülmüyor...

gençler az içlerinde. çoğu orta yaşlı avrupalı. şu sıralar fiyatlar düşük olduğu için yeğlemiş olmalılar buraları. belki de benim gibi, sakin halini seviyorlar buraların. her yerden çiçeklerin fışkırdığı, küreselleşmenin tüm kötülüklerinin henüz hepsini alıp götüremediği bin bir kokuyu sevdikleri, o kokular, o çiçekler onlara geçmişi, gençliklerini, gençliklerinde yaşadıklarının benzerlerini sunduğu için geliyor olmalılar.

bazılarının yanlarında yeni yetme çocuklar var. ergenliğini yaşayan ama kendilerini ‘kadın’ ve ‘erkek’ saymak isteyen çocuklar. onlar henüz gidenlerin, gidecek olanların farkında değiller, sadece gelecek olanın beklentisi, belki de umudu içindeler... yeni bir ‘aşk’, ucundan tutacak yeni bir ‘bağ’, hayallerine ulaştıracak yeni bir ‘köprü’ arıyorlar belki de. henüz boş sayfaların üstünde oturuyorlar. en üstte, en başta oldukları için de genel bir mutluluk hali egemen hepsine. ötekiler de mutlu ama onlarınkinin içinde hafif bir bozluk, bulanıklık var. hüzün diyorlar adına. o gençliğin ne yaparlarsa yapsınlar geri gelmeyeceğinin bilincinde olma hâlinin verdiği bir hüzün.

bir trenin, ya da duramayan bir taşıtın penceresinden bakar gibi onlara değmeden, bakıp yürüyorum aşağıya doğru. değmiyor muyum gerçekten? bilmiyorum. ama onlar değmediğinin farkındalar, ben ise belki bir süre sonra hissedeceğim değip değmediğimi.

mayısın ortasına gelsek de hâlâ baharın serinliği birazdan ısınacağını vaat ederek dolaşıyor tenimin çıplağında. benim de keyfim yerinde aslına bakarsanız. aklıma henüz verecek birisini bulamasam da o kopardığım gonca gül geliyor; burnuma tutuyorum, artık kokmuyor... geçmiş! yoksa burnum da mı hissedemiyor her şeyin kokusunu. özellikle de geçmişte çok farklı kokular saçanları. yoksa burun da mı unutuyor. kimse bunu araştırdı mı acaba? unutmak biraz da böyle bir şey olmasın. unutulanı algılayacak almaçların ölmesi olamaz mı acaba? beyindeki hücrelerden önce ölüyorlarsa onlar. dokunmayı ellerin unuttuğu gibi bir şey meselâ? deri ölünce sertleşmiyor mu? duyu almaçları o sertliğin çok altında kalmıyorlar mı? ya unutma böyle bir şeyse? kim diyebilir, kim bilebilir?

yabancı gençlerden birisine vermeyi aklımdan geçiriyorum, artık kokusunu alamadığım, ve anımsayamadığım o gonca gülü; dudağımın ucundaki yarım gülümsemeyle birlikte, çok şey anlatan ama anlaşılmayan.

ne yapardı acaba?

“hey genç bayan, güzel kız, bu gonca gülün kokusunu belki senin burnundaki almaçlar hissedebilirler, almaz mısın bunu benden?”

bir kahkaha atardı önce. muhtemelen. sonra ben de eşlik ederdim, mutlu olduklarını hisseder hissetmez. herhâlde ne kadar misafirperver olduğumuzu düşünürlerdi ilkin. hem de her an onları kazıklamak isteyen dükkân sahipleri, çalışanlarını hesaba katmadan. belki de başka şeyler, örneğin yeni aşklar, maceralar aklına gelirdi. umutlanırdı. ben de umutlanır mıydım acaba?

vermiyorum, veremiyorum. çünkü düşlediğim ‘güzel’ onların arasında yok. üstelik belki burnum birazdan duyabilir o goncanın derinlerdeki kokusunu. kalenin yanından geçip daha tenha olduğunu düşündüğüm mendireğin ucuna yürüyorum. oradaki çay bahçesi tahmin ettiğim gibi dolu değil. güneşin yönünü kestirip, boş masaların arkasındaki ahşap görüntülü bir plastik sandalyeye oturuyorum.

bahar güneşi ne güzel. işte hep bu sıcaklığı arıyorum tüm yaşamımda. yeşil sarı, bir örnek kıyafetli garsonlardan biri yanıma geliyor, ben daha ‘oh’ demeden. gülümsüyorum ona. anlamıyor neden güldüğümü. o da gülümsüyor. düşlediğim ‘güzel’ o da değil. gülmemin sebebi de onun güzelliği ya da hemen gelmesi değil. ona ezberletileni, ondan isteneni aynen yapmasındaki teslimiyet!

ama beni acıtan onu acıtmıyor, belli ki. yazık! aklıma gelenin ayrımında bile değil: özgürlük!.. ya da zorunluluk...

hâlbuki şöyle olsaydı bu sahne.

“oooo hüseyin amca epeydir görünmüyordun, hoş geldin, bir sorun yoktur umarım, nasılsın? bahar geldi ha? dedem gibi sen de sıcağı seviyorsun değil mi? bu kışı da atlattı dedem. ‘kışa kadar ölüm yok gari’ diyor. sen de öyle mi düşünüyorsun. yok yok sen gençsin ondan. daha çok var, kışları dert etmene. bu goncayı da yoksa bana mı getirdin. sen ne güzel bir adamsın be hüseyin amca. çıktığım oğlan bile bu kadar güzelini vermedi bana hiç!”

herhâlde başka bir dünya olurdu bu dünya.

gonca gülü masanın üzerine bırakıyorum ve bir bira ile patates kızartması söylüyorum her geldiğimde yaptığım gibi. yeşil sarı bir örnek kıyafet gidiyor içindekiyle birlikte. bir robot gibi. aldırmıyorum!

akşam, güneşin ılıklığı, göğün rengi, denizin hafif hafif sallanması, diğer masalarda oturan insanlar... birkaç ‘çift’! çiftler mi sahiden? belli olmuyor buradan, ellerindeki telefonlarla cebelleşiyorlar. yalnız ve uzakta görünüyorlar birbirlerinden, kendilerine benzer pek çoğu gibi. yeni hikâyelerime konu olacak, hayal edeceğim kimseler var mı aralarında diye süzüyorum, her birini teker, teker. oradaki çift gibi onların da çoğu ellerindeki büyük ekranlı telefonlara tabletlere eğilmiş. içinde yaşadıkları dünyayı görmüyorlar, uzaklardaki dünyalarda hayallerini arıyorlar, onlar da benim gibi. farkımız sadece mesafe. o da derecesi artan gözümden mi kaynaklanıyor acaba?

yok, biri var galiba. onlardan farklı, onlara benzemeyen biri!

bir an aynaya baktığımı düşünüyorum. bana mı benziyor ne? belki de ben ona benziyorumdur... başkalarının da bu benzerliğin farkında olup olmadığını anlamak için gözlerimle herkesi bir daha tarıyorum. kimse ne onun, ne de benim farkımda. tıpkı buranın, bu çay bahçesinin, burasının bodrum kalesi’nin dibi olduğunun farkında olmadıkları gibi. bahçenin masalarıyla yandaki belediye parkının kanepeleri arasında hem çay bahçesinde, hem parkta, ya da ne çay bahçesinde, ne parkta, tam arada oturmuş o adam da benim gibi sınırda belli ki? yaşamın sınırında...

bir bisiklet de var, hemen yanına koymuş. bisikletin önündeki selede de birkaç torba. daha önce rastladığım birisi değil. başındaki beyaz sporcu kepini ve tereğinin altındaki seyrek sakallarını fark ediyorum. hırpani değil ama, öyle bir izlenim vermeye çalışıyor sanki. gözleri de biraz buğulu baksa da sarhoş değil. oturduğu kanepede çay bardakları ve fincanlar var. birisi daha yarı. oradan çıkarıyorum. elinde de bir gitar var. biraz eskice. bir ‘gezgin şarkıcı’ diye düşünüyorum ama o yaşları çoktan geçmiş sanki. şenliklerde dolaşarak gitar çalan latin çalgıcılar gibi gitarın sapını, başının yanına doğru yukarıya doğru tutuyor. çalıyor aslında. elleri de gitarın gövdesinde değil sapına yakın yerlerde geziniyor. değişik bir tınısı var çıkan sesin. sanki gitara yeni başlamış birisi gibi çalıyor. elindeki gitar ama sesi de biraz uda, biraz da cümbüşe benziyor. ya telleri, ya akordu farklı düzenlenmiş. çalma şekli belki de, onu latinlere benzetmemin nedeni. çalıyor ve bir yandan da kısık bir sesle, sanki fısıldar gibi söylüyor. tanıdık bir şarkı bu. tam duyamıyorum. arada esen rüzgâr sesini öte tarafa götürüyor.

hikâyesini merak etmeyi bırakıyor, benzerliğimize takılıyorum.

“yapmayı hayal ettiğim şeyi yapan, yalınayak başı kabak yollara düşen birisi mi acaba?”

“yok!”

.....

“devamı için bana bir mesaj yollamanız yeterli...”

  geri  

 

 

 

   

"nazire"

on yedi yaşımdan bu yana ‘şiir’ yazmaya çabalıyorum.
şiiri çok ağır bir işçilik olarak gördüğüm için onlara “şiir” demekten hep kaçındım. benim için onlar hep ‘şiirimsi’ olarak kaldılar.

mart 2020 / dereköy

 


geçerken uğranılacak şiirler değil
geçidini bulacaksın
kendi içinden geçerken
21 temmuz 2019
Murathan Mungan,

Çağ Geçitleri, s:7

öndeyi

on yedi yaşımdan bu yana ‘şiir’ yazmaya çabalıyorum.

şiiri çok ağır bir işçilik olarak gördüğüm için onlara “şiir” demekten hep kaçındım. benim için onlar hep ‘şiirimsi’ olarak kaldılar. kendi çevremde ve şiirlerin hitap ettiği insanların bazılarıyla paylaştım. hiç bir basılı şiir kitabım olmadı ve şiirlerim herhangi bir dergide yayınlanmadı. zaman zaman yazdığım diğer yazıların içlerinde, başlarında sonlarında ve uzun bir zamandır kullandığım kişisel sitemde zaman zaman yer aldı.

şiirimsilerim asıl olarak bir iletişim yolu olarak doğdu. sözcüklerin ifade ettiğinden daha fazla anlamları olduğu zamanlarda -ki bunlar daha çok duygusal olarak yoğun yaşadığım anlardı- kendimi onlarla ifade etmeyi yeğledim. genel olarak bir anlamın peşinde olduğum anlardı o anlar. zaman zaman da sözcüklerin ardına düşüp onların götürdüğü yerlere ulaşarak çeşitli denemeler yaptım.

bir başka denemeyi ise belirli koşul ve zamanlar içinde özel dizilere soyunarak yaptım. örneğin belirli bir süre boyunca her gün bir şiirimsi yazmak gibi. ya da belirli bir insana yine belirli bir zaman diliminde ya da sayıda şiirimsiler, dizeler üretmek gibi. bunların bazılarını e-kitap hâline getirip muhataplarıyla ve bazen de katkıda bulunanlarıyla paylaştım. genel olarak beğenildiler. önemsendiler ve çok az da olsa paylaşıldılar.

aslında yazma ediminin kategorik ayrımları olduğunu düşünmüyorum. bir yazar yazı hâlinde okunabilecek her şeyi yazabilir ve yazmalıdır da. önemli olan onun bu yöntemle ifade etmeyi seçmesi ve seçtiği bu yöntemin temel kurallarına göre yazmasıdır. burada kurallar derken o kadar katı değilim. kurallar her şeyden önce aşılmak, yok edilmek için vardır bana göre. değişim bunu gerektirir. benim söz ettiğim kurallar metnin alıcısıyla aynı noktada buluşmamızı sağlayabildiği, ona imkân tanıdığı kadarıyla vardır ve bu adlandırmaya uyarlar.

hiç saymadım ama bugüne kadar sanırım binden fazla şiirimsim olmuştur. onları bir yerde toplar zaman zaman da okur yeniden eklenecek ya da çıkarılacak sözcükler, dizeler olup olmadığını kontrol ederim. herkes için geçerli midir bilmem ama her okuyuşumda yazdığım sıradaki duyguları, düşünceleri düşünürüm. bu beni mutlu eder. hem o duygu ve düşüncelerin bende hâlâ yaşamasından dolayı, hem de işçilik anlamında eksiği fazlası olmadığını gördüğüm için.

bu kitap da böyle bir deneme. sevgili mungan’ın “çağ geçitleri” kitabı çıktığında gördüğüm kitapçılarda onu üç kere elime aldım, “şimdi değil” deyip, üçünde de geri koydum. sonuncusunda ise aldım ama okumadım. iki gün içinde neler yazmış olabileceğini düşündüm. özellikle adının bende yaptığı çağrışımlar kafamda dönenip durdu. “çağ” bugünü, içinde olduğumuz anı anlatıyor olmalı diye düşündüm. “geçit” ise hepimizin hâlini yansıtıyor olmalıydı. kendi kendime “sevgili murathan’la yaşıtız. muhtemelen aynı zamanlarda şiirle tanıştık ve belki de denemeye başladık. aynı dünyada ve aynı coğrafyada yaşadığımız için şimdi de aynı dertlerle cebelleşiyor ve düşünüyoruzdur muhtemelen” dedim ve bir karar verdim.

onun her şiirindeki bir sözcük ya da anlamdan yola çıkarak bir şiirimsi de ben yazmalıyım dedim. gördüm ki aslında o da daha kitabın başında “geçerken uğranılacak şiirler değil geçidini bulacaksın kendi içinden geçerken” diyerek tam da bunu istediğini belirtmiş. düşündüklerim doğrulanınca kararımı uygulamaya geçtim. her şiiri okudum, bitince onun içinden bir şiirimsi de ben çıkardım, diğerine geçmeden. giderek bir hesaplaşma ve kendini tartışma ve bulmaya çalışmaya dönüştü bu macera. toplam elli dört gün sürdü ve bu süre içinde on beş kez elime aldım kitabı ve her şiirine, hatta her ara başlığı için birer şiirimsi yazdım. bir kaç tane de fazlası var aslında tematik benzerlikleri nedeniyle kendimden eklediklerimle ve arka kapağındaki dahil 101 sayıda şiirimsi çıktı ortaya.

bu çalışmanın adına da değinmem gerekiyor. “nazire”sözcüğü arapça “eş, değer” anlamında kullanılan “nazir”den geliyor. dilimizdeki anlamı olarak benzetilerek ya da karşılık olarak yapılan davranış ya da söylenen söz demek. edebiyatta ise bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı şekil, vezin, kafiye ve redifle yazılan şiir anlamına geliyor. bize iran edebiyatından geçmiş ve genellikle divan edebiyatında kullanılmış. bu tür yazı ve şiire “nazire yazma, tanzir, tanzir etme” de denmiş.

benim bu çalışmada yaptığım elbette divan edebiyatında olanın aynısı değil. ayrıca ben bunu “çağ geçitleri” içinde yer alan her şiir için tek tek ve şiirlere karşılık olarak da yazmadım. benim bu adı vermemin nedeni aslında sevgili murathan mungan’la aynı dertten muzdarip olduğum ve benim de bunları bu vesileyle ifade etmek istememdir. tabii ki söylenmesi gereken bu bağlamda “her ne kadar sürç-i lisân ettikse affola” demek.

bu e-kitap böyle çalışmanın sonucu olarak doğdu. yine aynı yolla paylaşıma açılacak. tabii ki başta sevgili mungan ve onun yayıncısı metis’in yayın yönetmeni sevgili müge görsoy sökmen başta olmak belirli muhatapları var ve onlara öncelikle ulaşacak.

epey bir zamandır çok olmak ve çoğalmak en önemli dertlerim arasında, bu çalışmanın ardındaki bence geçerli anlamlardan birisi, eğer bu çalışmanın bir değeri olduğunu düşünür ve bana da haber vererek paylaşırsanız siz de o çokluğa katkıda bulunmuş, dolayısıyla beni mutlu etmiş olursunuz. hem de daha çok çoğalmış oluruz.

“tüm çağ geçitlerini birlikte açmak ve aşmak dileğiyle...”

 

  geri