"kırk yıllık öyküler" üç ayrı kitapta

Sırasıyla “a-dem(r)”, “n-kara(c”), “y-mor(t)” adlarını verdiğim, her biri farklı dönemlerde yazılmış -aslında koyduğum adlar bir ölçüde de olsa o dönemleri simgeleştiriyor- on beşer öyküden oluşan üç kitap; içlerinde toplam kırk beş öykü yer alıyor.
27 naziran 2017 / gümüşlük

 


“İnsan öncelikle bir aldanışa âşık olur, sonra o aldanıştan bir hakikât yapmaya çalışır hayatına... Bazı filmler çabuk biter.”
Murathan Mungan,

Kibrit Çöpleri,
“Sinema ve Aşk”,s:56

önsöz'den

Bir öykü kitabının başına yazarının önsöz yazması çok alışıldık gelmeyebilir. Ama kırk yıla yakın bir zaman içinde yazılmış öykülerin tek tek gözden geçirilip bazılarının neredeyse yeniden yazılacak kadar üzerinde çalışıldıktan sonra, aynı anda ve üç ayrı kitapta hep birlikte okuruna sunuluyor olması, böyle bir önsözü benim açımdan gerekli kıldı.

Biraz hazırlık, biraz da bu işin sürecine dair kimi bence önemli noktaların burada dile getirilmesi, hem okuruna bir yol göstericilik yapacak, hem de gelecekte belki birileri merak ettiğinde akıllarına gelecek soruların önceden verilmiş yanıtlarını oluşturacak, bu anlam-da da tarihe bir not düşülmüş olacak diye düşünüyorum.

Son yıllarda çok daha sık ve yüksek sesle yinelediğim bir düşün-cem var: okumanın aslında bir yazma biçimi olduğunu savunuyorum. Bu, somut bir deyiş hâline gelmeden uzun yıllar öncesinden gelen bir histi belki de...

1966 yılında ilkokulun dördüncü sınıfını Konya’da “Devrim İlk Okulunda” başlayıp, Ankara’nın Yenimahalle semtindeki “Yunus Emre İlk Okulu”nda sürdürdüm. O yılın yaz tatiline girdiğimizde, okulun biraz ilerisinde altıncı duraktaki halk kütüphanesine üye oldum ve yaz boyu oradan aldığım kitapları okudum. Evde ders kitabı dışında okunacak kitap yoktu nedense, ama o kütüphanede çoktu. Mahalle arkadaşlarımın bazılarının evlerinde de vardı farklı edebi türlerde çeşitli kitaplar. Elimden geldiği, gücüm yettiğince hepsini okudum. Okumayı böyle sevdim ve böyle alıştım. O sıralarda çok okuduğumu fark eden kütüphane görevlisi herkesin haftada bir kitap hakkı olduğu hâlde bana iki kitap veriyordu. Kitabı okuyup, iki gün geçmeden yeniden gidip yenileriyle değiştirmeye kalktığımda okuduğuma emin olamıyor kitabın içeriğinden beni imtihan ediyordu. Beşinci sınıf ve sonrasında da lise ikinin sonunda Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a gelene kadar bu okuma maceram sürdü.

O dönemde önce başta Jules Verne olmak üzere çocuk klasikleri, sonra gerçek klasiklerin kısaltılmış versiyonlarını, sonra gerçek kopyalarını, Pardayanlar’ı, Şerlok Holmes, Mayk Hammer, Agatha Christie romanlarını, daha sonraları “popüler” aşk romanlarını, bu arada da Türk edebiyatının çok satan eserlerini okuduğumu anımsı-yorum. Bunların tümünü okurken hep yaptığım, sonra da sürdür-düğüm bir şey vardı: anlatılanların devamlarını, yani sonrasında baş-ka nelerin olabileceğini ve kahramanlar eğer ölmemişlerse sonraki ya-şamlarında neler yaptıklarını düşünmek!

Bu dönemde edebiyatla ilişkimin artmasına neden olan bir unsur-dan daha söz etmeliyim: Radyo!

TRT Ankara radyosunda yayınlanan üç program yaşamımın bu döneminde ve edebiyat açısından en büyük etkiyi yaptı. Pazartesi ak-şamları saat 21.05’te başlayan “Radyo Tiyatrosu”, her gece saat 22.45-22.55 arasında yatarken dinlenen “Öykü Saati” ve öğlenci olduğum dönemlerde sabah 09.40-10.00 arasında, özellikle klasiklerin tiyatroya dönüştürülmüş biçimlerinin devlet tiyatrosu sanatçıları tarafından seslendirilmiş “Arkası Yarın” programı sanırım benim kuşağımın gelişiminde önemli yer tutan “ülkesel” ölçekte etkenlerdi.

Bunların benim de kurgusal metinlere yönelik ilgimi yoğunlaştı-ran en önemli unsurlar arasında olduğunu düşünüyorum. Tabii evde, özellikle annemin anlattığı hikâyeleri de eklemem gerek. Öncekiler metin ise, o da bir “ses”ti, “dil”di, “söylem”di.

Sonraları, üniversiteye başladığım sırada edebiyat dışında kitaplar da okumaya başladım. Giderek felsefe ve politika kuramının temel kitaplarını, herkesin bileceği ve belki de yaptığı gibi, belirli bir sırayla okudum. Aynı dönemde üniversitenin tiyatro kolunda kurucu ve yö-netici konumlarında bir faaliyete başlamış olmam, sanat kuramı, beraberinde de tiyatronun kuram ve pratiğine ilişkin kitapları okuma zorunluluğunu gündeme getirdi. Başka bir deyişle “okumak” hem iş, hem de eylem olarak zamanımı dolduran en önemli faaliyetlerimden birisi oldu.

Yalnızca okumuyordum; kafamda yazdıklarım da yine o dönemde kâğıda dökülmeye başladı. Ajandalar, teksir kâğıdına yazılan notlar dışında, bir aile ahbabımız tarafından dokuz yaşımdayken bana arma-ğan edilen üzerinde “Gönlümce” ve adımın yazılı olduğu özel olarak yapılmış bir deftere yazdıklarım yazma faaliyetimin başlangıcı sayıla-bilir.

Uzun süre bir şey yazılmadan bir köşede bekleyen bu defterin benim tarafımdan yazılan ilk satırları şöyleydi

BAŞLARKEN

Bir şarkıda bir sanatçı son mısraları şöyle tamamlıyordu:

“- Bir dost bulamadım, gün akşam oldu”

Ben de gönlüme göre bir dost, dertlerini sıkıntılarımı sevinçlerimi anlatıp, onun dertlerine ortak olacağım bir dost, bir arkadaş bir sevgili bulamadım. Eeee... Bulamadım diye derdimi içime atacak, sevincimi tek kendim yaşayacak değilim ya; ben de yazmayı düşündüm. Şimdi sen adını “gönlümce” koyduğum bu deftere gönlümce, daha doğrusu düşüncemle aklıma gelenleri fikirlerimi, aklıma gelen her şeyi yazmak benim için bir eğlence olacak. Belki de henüz yeni başlamışken gönlüme göre bir dost buluveririm kim bilir?

Şimdi sana biraz kendimi anlatayım ister misin?

Peki... İstersin...

20 Şubat 1975

O defter yazılarımın ilk muhatabı, ilk paylaşımcısı, ilk sırdaşım oldu. Yukarıdaki satırları yazdığım sırada tıp fakültesinin ilk sınıfındaydım. Okulla ilgili okumalar yanından genel okumaları da sürdürüyor ama söz vermeme karşın ne yazık ki düzenli yazamıyordum yine de bu deftere.

Aralıklı yazılan yazıların birisindeki şu bölüm yazma konusundaki niyetimi ortaya koymak bakımından sonradan bana oldukça ilginç geldi. Bunları yazdıktan sonra unutmuş, belki de bilin altı/dışına itmiştim. Sonradan yıllar sonra okuduğumda ben de şaşırdım ve “niyet daha baştan belliymiş” diyorum şimdi kendi kendime.

Geçen yıl bu sıralarda bir yol ayrımındaydım. Yaşam zaten bir çok yol ayrımlarıyla doludur. Bugün de böyle bir yol ayrımındayım. Yollardan biri tesadüflerin beni getirdiği tıp fakültesinden olunabileceği kadar iyi bir hekim olmak ve mesleki örgütünde demokratik mücadelesini vererek topluma katkıda bulunabilmek. (Bunu yapabilirim ama hekim olmak -birincil olarak- hoşuma gitmiyor. Çünkü istemeden girdim bu mesleğe. Ama bu da karar verdikten sonra bu mesleği sevmeyeceğim demek değildir.) İkinci yol ise daha çok istediğim ama sonunu daha az oranda tahmin edebildiğim bir yol, yani okulu bitirmeme rağmen sosyal bir dalda eğitim görmek (gazetecilik vs.) Ve kültürel boyutuyla bir şeyler yapabilmek. Yani somut olarak ne mi? Yazar, çizer, oyuncu, sinemacı, gazeteci vs. Gibi kendi gördüğü gerçekleri çok sayıda kimseye gösterebilen biri. Bu konuda yetenek ve çalışmanın gerekli olduğunu biliyorum, düzensiz güç bir yaşamın olacağını biliyorum ve bu yola atılabileceğimi de biliyorum ama emin değilim. Şu andaki düşüncem belirli anlamda ikinci yolu içeren (çok dar bir nitelikte) ama temel olarak birinci yol. Kendimi buna göre planlamayı düşünüyorum. Bakalım...

08 Haziran 1979;24:00

Bu satırları yazdığım tarih de görüldüğü ilkinden dört yıl sonra, üzere tıp fakültesinin bitmesinden bir yıl öncesi.

Profesyonel olarak öğrenme, çalışma alanımı değiştirmesem de buraya yazdıklarım yalnızca bir niyet değildi kuşkusuz. Bir şeyler yapmaya, yazmaya devam ediyordum. En azından notlar alıyor, düşünüyor ve kurguluyordum. Oraya koyduğum şu not bunun somut örneklerinden birisi:

Yazmak istediğim bir başka konu da şimdiye kadar yapmadığım bir şeyi, bir konu üzerindeki düşüncelerimi, kafamda yaptığım tartışmaları kaleme dökmeyi istiyorum.

Geçenlerde vapurda (şehir hatlarında) yaşadığım bir olaydan çıkardığım bir olayı hikâye şeklinde yazmak istemiştim. Hattâ adını bile koymuştum: “Kara Tavuk Yumurtası” ama olmadı. Zaman yokluğundan. Çünkü her an yapacak zorunlu bir işim oluyor. Yazmak, hazırlamak, çalışmak istediğim bir sürü konu var, hiç birine elimi süremiyorum. Ne yapıyorum da bu kadar zamanın yok diye soracaksın. Ertesi günün ha-zırlığı,çalışmam gereken ders, okumam gereken oyun kitapları ve bir roman ya da kuramsal kitap gecelerimi dolduruyor. Şu an saat 12’yi vurdu. Yatmayıp biraz daha yazmayı düşünüyorum. Gözlerim kapanmasına karşın. Sonra neden yazma gereksinimi duyuyorum diye kendime soruyorum. Aklıma ‘âlem unutur kalem unutmaz’ sözü geliyor. Aslında daha derinlemesine düşünmek gerek herhâlde. Örneğin geleceğe bu günden, bugünkü benden belge bırakmak olabilir belki...

Neyse ne diyorduk?

Şikâyet ediyorduk herhâlde yapmak isteyip de yapamadıklarımdan.

09 Şubat 1980

Bu “şikâyetçilik” hâli ve görevi kırk yıldan fazladır sürüyor. Bilenlerin bazıları tersini söylese de yapmak, özellikle de yazmak istediğim o kadar çok şey ve sırada o kadar çok iş var ki!

O notu yazdığım yıl okul bitti. Türkiye bambaşka ve yeni bir dö-neme girdi. Ne olacağım meselesi kafamdayken, ayrıntısı uzun, bir savrulma anı sonrasında kendimi askerde buldum birden. Şansım yardım etti sanırım. Uzak ve başka dertler sorunları olsa da, o sırada ülkede yaşanan sıkıntılardan biraz azade ve nispeten sakin bir yerde hareketli bir dönemin içine girdim. Bu daha çok okumak ve yazmak demekti biraz da... Üstelik ilk kişisel daktiloma da o sırada ve orada sahip oldum. Ama daktiloda yazma eylemi, ancak yazmayı düşündüğüm şeyin taslağı bitince gündeme geldiğinden, birkaç küçük deneme dışında daktiloyla yazmadım. Daktilo bugün hâlâ duruyor ve neredeyse hiç kullanılmamış kadar yeni.

O dönemde elle çok uzun yazılar yazdım. Yazıların çoğu da “mektup”ların içindeydi.

Mektup bir anlatı türü olarak olanı ve düşünceyi anlatan belki de en serbest yazın türlerinden birisi ama oldukça da geliştirici. Çünkü her zaman söylemek istediğini derleyip toparlaman gerekiyor, diğer yandan da salt kendin için değil, en az bir “okur”u dikkâte alarak yazmak zorunda bıraktığından dolayı sıkı bir “yazma pratiği”dir de. Eğer içinden geleni yazabiliyorsan, o zaman da kendinden başlayarak insanı keşfediyorsun. İşte bu mektuplarda da sıklıkla yazma konusu-nu ele alıyordum. Bir örneği de bu:

İstediklerimden biri yazmak. Geçen akşam nöbette müstahdemin yaşam öyküsünün ilginçliğinden söz etmiştim sana. Sen de ‘yazsana’ demiştin çok doğal bir şekilde. Sonra bu aklıma geldi, yani sözün: ‘Yazsana’. Sanki yıllarını kaleme ver-miş bir yazara söylemiştin. Ya da yetenekli birine. Bana bu kadar güvenmen çok hoşuma gitti. Ancak ben ne bir yazar, ne de yetenekli (?) Biriyim. Yazmayı istiyorum oysa. (Hattâ) Üstelik -güzel cümle kurmak, Türkçe tümceler kurmak istiyorum..

Şimdi ‘yazsana’ dediğin öyküyü yazmayı deneyeyim mi diye düşünüyorum. Ama nereden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Yine de olayların bir özetini yapmayı deneyeceğim:

Erzincan’ın ... Kazasının ... Köyünden başlar öykü. Hüseyin kahramanımız. Evli dört çocuklu. Hani babadan pek bir şey kalmamış. Okuması yazması yok. Ağa’nın toprağında yarıcılık yapar. Ağanın ihtiyar camızlarını aldığı, ağaya çok saygılı olduğu, sessiz, zeki, çalışkan olduğu için adını ‘Has Hüseyin’ koymuş ağası. Gece sabaha, gündüz akşama kadar çalışırlar yine de karınları doymaz. Kasabada Eğinli Hacı Süleyman’a borçlanırlar yine. Harman sonu ödemek için. 2. Numara oğul okuyor. İlkokul 4’te olduğu yıl. ‘Baba ben bu yıl hesap edecem, ne kazanıyoruz’ der. Ve sonuç iki kişiyi çalışıyor saydıkları hâlde günde 2-3 liraya gelir yevmiyeleri. (Oysa 6 nüfus tarlada) 6 yaşındaki Fatma bile bir şeyler yapıyor. Has Hüseyin’in bir kardeşi var, Celal. Çocukken İstanbul’a kaç-mış. Kasımpaşa’da yetişmiş, bıçkın delikanlı. Büyük oğul askerliğini İstanbul’da yapıyor o sıra. Hepsi bu paraya çalışılmaz diyorlar, gidelim İstanbul’a diyorlar. Karısı ses etmi-yor. Bir parça toprağı, malı satıp geliyorlar. Ceplerinde 50 bin lira para. Bir dükkân gösteriyor birisi bunlara, bir bakkal açıyorlar orada. Oysa önce de bakkal olan o dükkân iflas etmiş. Onlar da batırıyor parayı. O sıra Celal garsonluk, der-ken aşçılık mesleği ilerletip turist olarak Fransa’ya kapağı atmış. Yanına gidiyor sağdan soldan denkleştirip Hüseyin. Celal’in keyfi iyi. Bir lokantada çalışıyor. 70’lik bir Fransız kadınının ‘Hemşire Teres’in yanına yerleşmiş onun malum ihtiyaçlarını gideriyor. Kazandığını memleketine yolluyor, Hemşire Teres ona bakıyor, emekli haftalığıyla. İlginç bir kadın Teres. Savaş sırasında bisikletle Almanya’ya gitmiş, esir olan kardeşini aramaya. Atatürk’e ama daha çok Türklere -özellikle pek rağbet gören erkeklerine hayran-. Önemli ilginç anıları var. Teres yardım kurumundan yoksul diye gösterdiği Celal’e her hafta bavul doluşu giysi yardımı alıyor. Celal de Fransa’dan memlekete, eşe dosta hediye yolluyor her gidenle bavul bavul. Evet Hüseyin de gidiyor demiştik. Gidiyor 2 ay yaşıyor ama eloğlu uyanmış artık vermiyor turist pasaportluya iş, eğleniyor Hüseyin geliyor, Fransız kızlarına yaptığından farklı olarak, Teres çok istemesine rağmen onunla bir türlü ‘birlikte olmaya’ yanaşmıyor. Çünkü o ninesi yaşında. Bavullarla dönüyor Hüseyin memlekete. Çocuklar, karısı, kendisi nerdeyse gün 24 saat çalışarak geçinmeye uğra-şıyorlar. Bir göz gecekonduları borç harç (oğullar evlenmiş, torunlar var, sığmıyorlar tabi) bir apartman dairesi alıyorlar üç gözlü. Apartmanın kapıcılığını, komşuların evlerinin te-mizliğini, bir özel kliniğin müstahdemliğini alıyorlar, karı-koca, oğullar da çalışıyor. Oğullar sonra Almanya’ya iltica ediyorlar. Borçlar gelen paralarla ödeniyor, rahatlar şimdi.(?) Geleceğe merakla bakıyorlar.

Bu hikâyenin ayrıntıları için de altına notlar koymuşum. Neleri nasıl yapacağıma dair açıklamalar bunlar.. Şöyle diyorum:

(Bu özet içinde)
-Köyde yaşantı, aile ve çevre ilişkileri, küçük olaylar, (çalışkan akraba kızı gelin oluyor)
-Celal’in İstanbul’a kaçışı ve gelişimi, Fransa
-Fransa’daki yaşam, insan ilişkileri
-Kalabalık aile gecekonduda yaşam
-Hasta gelin, hastanelerde durum, umut,
-Almanya’ya kaçan oğul, yasalar, durum, sıkıntılar...
-Fransa’da zengin olan kardeş.
(Bunlar ayrı ayrı küçük öyküler olarak anlatılabilir.
Şimdi yazarken pek değil ama dinlerken çok ilginç gelmişti. Film gibi, gözümün önünden geçmişti, tüm yaşamları.

4 Ağustos 1980, Pazartesi,

Bunların hepsi o defterin içinde yer alıyor. O kadar da değil. Bir de öykü denemesi var. Hafızamda bir başkası yok, o yüzden ilk öy-küm olarak onu kabul ediyorum. Elinizdeki kitabın ilk öyküsü de bazı imlâ hataları düzeltilmiş bir şekilde o dönemde yazılmış bu öykü. Üstelik altında parantez içinde bir müstear ad kullanmışım. Tabii ki o da sadece bu defterde var ve ilk kez şimdi gün yüzüne çıkıyor.

Meslek hayatıma başladığım dönemdeki şanslarımdan bir başkası şair, yazar, akademisyen, bilge bir dünya insanıyla yollarımın kesişmesidir: Dr. Çağatay Güler.

Mesleki konular yanında ondan öğrendiğim en önemli şey, yazmanın yemek, içmek, uyumak gibi “doğal” bir edim olduğuydu. O zamana kadar hissettiklerimin somut örneğiydi. O örneğin gelişmesinde payı olan bir diğer insan otuz yıla yakın bir süre birlikte çalıştığım Prof. Dr. Türkân Saylan oldu. Birlikte çalıştığımız dönemde yaptığımız işin bir parçası da “yazmak”tı çünkü.

Dolayısıyla önce kuramsal ve mesleki olarak yaptığım işler çerçevesinde başlayan, hekimliğin ve gazeteciliğin meslek örgütleri ve çeşitli organları, kurumları içindeki faaliyetler sırasında süren ‘yazma/ yazan’ hâlim, bunların derlenip toparlanmasıyla oluşan ‘on’a yakını basılı, kalanı e-kitap olarak yayınlanmış yaklaşık elli yapıtı ortaya çıkardı. Bunlar benim altmış yıllık ‘evrak-ı metruke’m ya da benden sonraya kalacak tek ‘miras’ım. Bir değeri var mı? Bilmem!.. Bildiğim tek şey ona kendi değerini katanlar olursa olacak, tıpkı benim okuduklarıma kattığımı düşündüğüm gibi.

Bunların hiç biri “edebi” metinler değildi. Oysa ben asıl öylesini yazmak istiyordum. Yazıyordum da... Birkaçı çeşitli dergilerde yayınlanmış “kurmaca” yaratımlar o sırada bu hâli istim üzerinde tutmamı sağlayan motivasyonlarımdı... Tabii bu sırada tanıdığım pek çok insanın arkadaşlığı dostluğu da, kendimi onların arasında birisi saymam da bu motivasyonun bir başka unsuruydu.

Cüzzamla Savaş Derneği’nin “Merhaba Yaşamak”, tabip odasının “Hekim Forumu” dergileri, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin gündelik “Bizim Gazete”si, Bağımsız İletişim Ağı haber sitesi ve Yön Radyo bunların ‘kuvveden fiile geçtiği’ mecralardı.

Bazıları onlarda görünür olan ama onlardan çok daha fazlası da olan “öykü” formundakileri son bir buçuk iki yıl içinde elden geçirip sizlere ulaşan bu üç e-kitaba dönüştürdüm.

“Yazma”mın bu kitaba kadar geliş hikâyesi bu.

Kitaplara gelince:

Sırasıyla “a-dem(r)”, “n-kara(c”), “y-mor(t)” adlarını verdiğim, her biri farklı dönemlerde yazılmış -aslında koyduğum adlar bir ölçüde de olsa o dönemleri simgeleştiriyor- on beşer öyküden oluşan üç kitap; içlerinde toplam kırk beş öykü yer alıyor.

Bunların çok azı daha önce çeşitli yerlerde yayınlandı. Bazıları bu kitabın hazırlandığı süreçte biraz değişti, en azından anlatı olarak daha yetkin olma isteği nedeniyle bazı müdahâlelere maruz kaldı. Diğer yandan en az yarısı kadar da bu kitapların içine girmemiş, bitmemiş, yetersiz bulunmuş ve olmayı bekleyen, ya da başka şeylere dönüşme potansiyeli taşıyan başka taslaklar, planlar, denemeler de var.

İçlerinde neler olduğunu merak edenlere de küçük bir ip ucu: Onların içinde ben varım, yaşadıklarım var, yaşayamadıklarım, tanık olduklarım, okuduklarım ve onların ardından sürdüğüm izler, hülâsa duyduklarım, düşündüklerim var; ama en çok da düşlediklerim, hayallerim, rüyalarım var. Eğrisiyle doğrusuyla hepsi benim. Edebi değeri ve önemi konusunda eğer böyle bir yanları varsa, nasıl olsa okuyan birileri bir şeyler söyleyecek ve yazacaktır. O yüzden bundan söz etmeyeceğim. Ama bitirirken başlangıçtaki niyetimi ve çıkış noktamı gerçekleştiren bir sonuç olduğunu söylemem izin verin; bir de en başta söylediğimi yinelememe:

“Yazmak aslına bir çeşit okumaktır, ya da tersi: okumak bir çeşit yazmaktır.”

Hep okumanız ve yazmanız dileğiyle

Haziran 2017-Gümüşlük

mustafa sütlaş

kitapların içindeki öyküler:

“a-dem(r)”:
Sahilde, Uzun geceler, Ordalar, Dostların yeri, Evde, Etik, Alan çalışması,
Kapıyı kapatabilir miyim, Cam kırığı,
Dede ile torun, Yeni başhekim, Sürgün,
Doğalgaz
, Parmak izi, Tutunacak dal,


“n-kara(c”):
Yağmur, Kar Teneleri, Bu yola Nasıl Düştüm,
Yarışma, Küçük Kısa Öykü, Vazodaki Güller, Fal,
Koltuk, Çözüm, Yakında, Bozuk Saatin Sevinci,
Seksenini Devirmek, Ziyaret, Soru Cevap Oyunu,
Biri Olmalı,

“y-mor(t)”:
Benim Ada Hikâyem, Yüzünü Doğaya Dönmek,
Vahşi Yaşam’dan Bir Ses, Ayağıma Gelen Hikâye,
Otuz Bin, Kırmızı Rujlu Kadın, Yılbaşı,
Namus Cinayeti, Rakı Niyetine, Bir Mutsuz Adam,
Camekândaki Adam, “Y” Hikâyeleri, “Y”,
Trencilik Oyunu, Geziye Doğru, Panzehiri Neşe,


önceki yazılar:

  • "özgürlüğün peşinde" yaşadım diyebilmek için yüksel selek (18.01.2017)
  • "baba öyküleri" olanlar ve olmayanlar (18.06.2016)
  • hrant dink los angeles’da tekrar anılacak (09.04.2016)
  • bülent uluer’le “devrim ve devrimcilik” üzerine (26.03.2016)
  • hrant dink çağdaş oratoryosu: sarkisyan ve erdoğan "açıklamaları" (31.01.2016)
  • sanatsal eylem ve öznelerin iktidarı (09.11.2015)
  • türkiye’de kadınlarla ezilenlerin tiyatrosu (06.06.2015)
  • "sanitasyon tunne!” ama hayat sürüyor... (27.05.2015)
  • "devir" / gerçek, iki çocuk arasındaki en kısa doğrudur. (25.04.2015)
  • bir ‘yer yatağı’nda sesi ve sessizliği duymak ve anlatmak (11.04.2015)
  • ses, söz ve dil üzerine bir oyun: “merheba” (05.02.2015)
  • ukde, bir “yara”nın ve “yalan”ın romanı (27.12.2014)
  • “tıpta l.da vinci kodu"nun gösterdikleri (27.09.2014)
  • “mersin’den hayata dair esintiler” ve “sağlık olsun” (23.08.2014)
  • “yetmiş” soruda cumhurbaşkanlığı seçimi (06.08.2014)
  • olduğun yerin adı “ışık bahçeleri” mi? (30.06.2014)
  • fobia (21.06.2014 / bianet)
  • "gezi'ye doğru" (31.05.2014 / bianet)
  • "saldırı küresel, karşı mücadele de küresel olmalı" (24.05.2014 / bianet)
  • "kadınlar mollalar için büyük bir sorun" (19.04.2014 / bianet)
  • 1915 için ‘sen’ ne yapacaksın? (12.04.2014 / bianet)
  • oyumu kime vereceğim? (29.03.2014 / bianet)
  • “birlikte yapmalıyız her ne yapıyorsak...” (22.03.2014 / bianet)
  • günlükler ve mektuplara dair... (15.03.2014 / bianet)
  • “yüzüncü” oyunun heyecanı (08.03.2014 / bianet)
  • çocukluktan çıkmak ya da hep çocuk kalmak... (01.03.2014 / bianet)
  • ağıt aslında şimdi başlıyor (22.02.2014 / bianet)
  • gerçek tacizcilerin peşine düşülmeli (18.02.2014 / bianet)
  • çoğalarak, çoğaltarak dönmek... (15.02.2014 / bianet)
  • bir "iz" olsun diye.... (08.02.2014 / bianet)
  • kim hasta ediyor bizi? (01.02.2014 / bianet)
  • bir genelge ve bir haber (24.01.2014 / bianet)
  • bir daha: “hrant için, adalet için” (18.01.2014 / bianet)
  • "isyanın izinde", hem de "içinde" (11.01.2014 / bianet)
  • başka bir dünya bugünden oluşacak (04.01.2014 / bianet)
  • bianet’in yaşamımızdaki yeri ve önemi (01.01.2014 / bianet)

     

      haberler:

  • bianet'in 'müteşekkiriz' partisinde (26.01.2014 / bianet)

     

     

     

     

    Bu sayfa en son 18.01.2017 tarihinde güncelleştirilmiştir.