toplumun sağlığı hekimin hastalığı

26.12.2020

“toplumun sağlığı hekimin hastalığı”

 

 
“Sağlık hizmeti, hekim-hasta ilişkisine dair tüm unsurların gerek etik gerekse hak temelinde hangi noktaya geldiğimizi iki cümle ile özetlemek mümkün: Geçmiş ola!”

Leyla Kurtoğlu Hacıosmanoğlu              


istanbul - bia haber Merkezi

Bir fısıltı geldi kulağıma, hemen sitesine baktım, doğruymuş...

Mustafa Sütlaş yeni bir kitap daha yayınlamış: “toplumun sağlığı hekimin hastalığı.”

Doğrusu merak ettim; uzun yıllar birlikte çalıştığımız için içeriğine dair fikrim vardı elbette. 2000'li yıllarda yayınlandığı sırada bir hasta hakları aktivisti olarak Martin Winckler'in yazdığı “Sachs'ın Hastalığı” romanını ben de okumuştum. O zamanlarda Mustafa Sütlaş bu kitabı hem okuyor hem de orada ele alınan konulara dair yazdıklarını paylaşıyordu. Aradan uzun yıllar geçti, sağlık ve hasta haklarına dair pek çok şey yazdı ama ve o yazıların devamı gelmedi. Sitesine bakıp da bu yazıların bir kitap olduğunu duyunca çok şaşırdım. Çünkü epeydir yüzünü edebiyata dönmüştü ve bu içerikte bir kitap yazmasını beklemiyordum. Şaşkınlığımla birlikte merakım da arttı. Sağlık hizmeti, hekim-hasta ilişkisi ve sağlığa dair tüm unsurların gerek etik gerekse hak temelinde hangi noktaya geldiğimizi iki cümle ile özetlemek mümkün şimdilerde: “Geçmiş ola.”

İşte, “geçmiş olana” dair ne söyleyeceğini, daha doğrusu söyleyecek neyi olduğunu merak ettim. Sordum, kitabı bana gönderdi, hemen göz atmaya başladım. İlk karşılaştığım 1.bölüm “kapıyı çalınız ve giriniz”di, ben de öyle yaptım.

Aile hekimimi ziyaret

Antibiyotik gereken bir durumum yüzünden riski en az olan kuruma, aile hekimimin bulunduğu yere gittim. “Hafta sonu mu?” dedirtecek kadar sessizdi bina. Hekim odasına giden koridorun önünde kırmızı beyaz iki metreye yakın plastik bir zincir önümü kesti, durdum seslendim: “Kimse yok mu?”

Buna karşılık içeriden duyulan ses ve kapıda beliren hekimimiz! “Buradayız”.

Ben onu tanıyorum, ama onun beni tanıdığından emin değilim. Göz rengini seçemediğim mesafeden sorulan “Neyin var” sorusu, gevelediğim bir iki şikayet. İstenilen sadece TC.kimlik no ve hemen ardından söylenen bir reçete kodu, bekleme süresi, yarım dakika, “iyi günler” ve “teşekkürler”.

Ondan sonra eve gittiğimde devamını okudum, roman tadındaki bu kitabın. Sonra geçtim internetin başına ben sordum Mustafa Sütlaş hepimiz için yanıtladı.

Kişisel sitende yeni bir kitabının daha yayınlandığını duyurdun, kaçıncı kitap bu?
eğer yanlış saymadıysam bu kitap “49”. e-kitabım. bu yıl içinde de yayınladığım ikinci e-kitabım.

“Okuru çok olsun” diyelim...

bundan çok emin değilim doğrusu. ama eğer dediğin gibi olursa gerçekten sevinirim.
kitaplarıma ulaşmak çok zor değil, bunu biliyorsun. isteyen ve e-posta adresini yazan herkese gönderiyorum. hem de karşılıksız...

Neden e-kitap?

Biliyorum elbette ama bilmeyenlerin çok olduğunu düşünüyorum; neden e-kitap? Dolu dolu içeriği olan, akıp giden cümlelerle kesintisiz okunan bir deneme kitabı olarak basılması çok daha iyi olmaz mıydı?

evet, bu bilinçli bir tutum ve aslında bir itiraz, bir karşı çıkış!
okumayı seven ve çok okuyan herkes gibi ben de kitapları elimde tutmayı, dokunmayı, kâğıt ve mürekkebin kokusunu ben de çok seviyorum; ama bunun, yani kitabın basılmasının, aldığımız sırada ödediğimiz bedelden çok daha büyük bir bedeli olduğunu biliyorum. e-kitaplar doğayı tahrip etmiyorlar, ağaçların kesilmesine neden olmuyorlar ve küresel ısınmanın oluşmasına katkıda bulunmuyorlar her şeyden önce. kitap basım sürecleri kapitalist kuralların belirleyici olduğu ve bazı “muktedirlerin” egemen olduğu bir süreç. bu süreçte aklı, beyni düşüncesi başta olmak üzere, yazar da bir “meta”ya dönüşüyor. ben bir anti-kapitalist olarak buna da itiraz ediyor, buna katkımın olmamasını istiyor ve bu çarka katılmamaya özen gösteriyorum.
diğer yandan hiç birimiz bir ilahî esinlenme ve göklerden gelen vahiylerle yazmıyoruz kitaplarımızı, sadece bizden önce yazılmış olanlara bir şeyler ekliyoruz. kitapların sahibi onların alıcıları okurları, üzerine bir şeyler ekleyecek, ya da esinlenerek daha çoğunu ortaya çıkarak, başka bir deyişle onları çoğaltacak olan herkesin. onlardan benim yazdıklarımı okudukları için nasıl bir karşılık talep edebilirim ki! bu hem doğru değil, hem de hakça değil.
ayrıca ifade etme özgürlüğünün gerçekte varolması için de gerekli bu. bir kitabı yazdığımda onun içeriğini istediğim gibi oluşturacak kadar özgür olsam bile, onu bir kişi bile parasını ödeyip almazsa bunun adı ifade özgürlüğü olur mu?
bunların farklı düşünceler, söylemler olduğunu biliyorum. bu tür konularda pek çok şeyi muhtemelen kişisel sitemde görüp, okumuşsundur, merak edenler de okuyabilir.

Covid-19 salgınında hasta hekim ilişkisi

toplumun sağlığı hekimin hastalığı Covid-19 salgınında yitirilen dünyalılara ithaf etmişsin kitabını, ama baktığımda doğrudan Covid-19'dan söz eden bir yazı yok içinde. Bu salgın insanların sağlığa, hastalıklara, hekimlere yönelik ilgisini de oldukça artırdı. Belki de bu ilgi yüzünden kitabını okumak isteyenler çok olabilir diye düşünüyorum.

bunun gerçek olmasını umuyor ve diliyorum ben de...
evet, haklısın aslında covid-19 salgınından doğrudan söz etmiyorum; ama neden salgını böyle yaşadığımızı, neden bu sonuçlara maruz kaldığımızı açıklayan unsurlar bence kitabın içindeki metinlerde yer alıyor. ithafta belirttiğim gibi insanların birer, sayı, rakam, numara ya da istatistiksel veri olmadığını anlatmaya gayret ettim. aslında bunu, kitabı yazarken esinlendiğim martin winckler'in “sachs'ın hastalığı” kitabı, bunun böyle olduğunun altını çiziyor.

Kitabının sonunda “aile hekiminizle tanıştınız mı?” bir yazı var. Senin kitabını okumaya başlamadan hemen önce ben de kendi aile hekimime gittim. Orada yaşadığım, senin kitap boyunca anlattığından çok farklı. “Kötünün iyisi” demek istemiyorum ama, pandemi koşullarında bir aile sağlığı merkezinde hasta-hekim ilişkisi, her iki tarafı da rahatsız etmeyecek ve zarar vermeyecek şekilde nasıl düzenlenebilir? Buna dair ne söyleyebilirsin?

aslında buna doğrudan değinmesem de kitabın bütününde yazılanlardan bunun nasıl olabileceği rahatlıkla çıkarılabilir. sen de biliyorsun ki oransal olarak bu küresel salgunda sağlıkçılar en büyük risk altında çalışıyorlar ve en büyük riski yaratıyorlar. ancak riski bilenler, onun risk olan yanlarını ortadan kaldıracak şekilde davranabilirler.
bu salgının çıkışına dair ortaya atılan iddialardan birisi bir laboratuardan bu virüsün yayıldığı şeklinde. şimdiye kadar bu konuda çalışan herhangi bir laboratuarda görev yapan sağlıkçılardan, görevlilerden herhangi birinin oradan kaynaklanan bir covid-19 hastalığına yakalandığına dair bir şey söylenmedi. yine aşı ile ilgili çok sayıda merkezde çalışamalar yapıldığını biliyoruz, oralarda da ortaya çıkan bir hasta olduğunu duymadık. peki neden?
çünkü bu tip yerlerde gerekli korunma tedbirleri gereken her şeyin tamamı yerine getirilir, yani “sıfır tolerans”la çalışılır. bu, işin gereğidir. peki diğer sağlık ortamları için de böyle olmamalı mıdır? bu salgının başında pek çok sağlık kurumunda çalışanların gerekli koruyucu malzemeye ilişkin sıkıntıları dile getirilmişti. benzer biçimde halkın kullanması gereken maskeler konusunda da aynı şeylerin olduğunu biliyoruz. bunları olmaması bu ilişkinin en önemli yanı. yani ilk kural “taraflar birbirlerine zarar vermeyecekler!” tıp etiğinin birinci kuralı bu.
bu sağlandıktan sonra ilişkinin ikinci kuralı da hizmetle ilgili karşılaşan bu kişilerin “taraf” değil “yan yana” olmaları. yani dostça, kardeşçe, eşit ve olumlu bir ilişki kurulması. ilk durumun olmaması ikincinin olmamasının nedeni olamaz, ama onun olmadığı yerde ikincisinin olması zaten söz konusu değildir, çünkü ikincisi için en gerekli olan şey “güven”dir. birbirinden emin olmayan insanlar iyi, doğru, güzel bir ilişki kuramazlar. yaşadığımız tam da bu ve yanlış olan da bu.

Kitabın hikâyesi

Kitabının bu salgın ortamında son hâlini aldığını önsözde yazmışsın, biraz yazılış sürecinden söz eder misin?

kitabın arka kapağında, az önce adından söz ettiğim “sachs'ın hastalığı” , martin winckler'in kaleminden çıkan ve fransa'da fransızca baskısıyla aynı yıl içinde yani 1998'de türkiye'de de yayınlanan bir kitabın fotoğrafı var. ben bu kitabı 1999'un sonlarında okumaya başladım. 2000 yılı başında da o zamanlar sayıları çok fazla olmayan popüler tıbbi sitelerden birisinde köşe yazıları yazma önerisi almıştım. bu kitabı okurken bir yandan da orada yazılanlara dair düşünmeye ve eş zamanlı yazmaya, bu sitede de yayınlamaya başladım. oldukça popüler oldu ve ilgi çekti. yanlış anımsamıyorsam kırk civarında yazı yazdım yaklaşık bir buçuk yıl içinde. sonra araya başka şeyler girdi sürdüremedim, iki binli yılların ortalarında yeniden ele aldım ve yirmi civarında yazı daha yazdım. covid-19 salgını sırasında da biriken kimis farklı sitelerde yayınlanan tüm yazıları elden geçirerek, kırka yakın yeni yazı daha yazdım ve kitap böylelikle oluştu.

Kitabın içindeki önsözlerde bu ayrıntılar yanında, ilk yazmaya başladığını dönemde değişik tabip odalarının dergilerine de bu kitap ve yazılarla ilgili tanıtıcı, uyarıcı ve yazmaya teşvik eden yazılar yazdığını belirtiyorsun, hattâ o dergilerin sayfalarının fotoğraflarını eklemişsin? Amacın neydi?

evet o zaman çok önemsemiştim ben bu kitabı, hâlâ da aynı şeyleri düşünüyorum. o zamanlar türkiye'de aile hekimliği uygulaması tam anlamıyla başlamamıştı. şimdi her yerde uygulanan bu modelin aslını bilmek anlamak isteyenler açısından bir rehber niteliğinde bir kitap. ben de kendi kitabımda bu modelle, bizde daha önce kurulmuş olan ancak gerektiği gibi uygulanmamış olan sağlık ocağı modelini bir anlamda karşılaştırdım, hastalıkla ve sağlıkla uğraşmanın farklarından söz ettim.

O zaman kitabın “Sachs'ın Hastalığı” na karşılık veren bir kitap olduğunu söyleyebilir miyiz o zaman?

“karşılık” demeyelim. öncelikle “sachs'ın hastalığı” kitabı edebi bir eser, bir “roman“, bruno sachs adında bir hayali doktorun yaşadıklarını, onunla bir arada olan çok farklı kişilerin gözünden anlatıyor. ama bunu anlatırken, sağlığı, hastalığı, hastaları, yakınlarını, hizmeti, insanların tutum ve davranışlarını, birbirleriyle ilişkilerini de ortaya koyuyor. ben bu kitabı okurken, okuduğum bölümlerde benim dikkâtimi çeken ve üzerinde konuşulması, ya da vurgulanması gereken noktalara değinmeye, tartışmaya çalıştım. “esinlenme” ya da “ilham alma” belki daha doğru tanımlar olabilir.

Hekim, aktivist, hasta ve hasta yakını gözüyle

Bunları öncelikle bir hekim olarak düşünüp yazdın, öyle değil mi?

bu güzel bir soru! çok sağol. evet okumaya ilk başladığım zaman daha çok bir hekim olarak bakıyordum oradaki konulara. ama geçen yirmi yıllık süreçte bu bakış çoğaldı, giderek bir sağlık hakkı ve hasta hakları aktivisti olarak da aynı konuları irdelemeye, o gözle bakmaya çalıştım. bu dönemde seninle birlikte önce hasta ve hasta yakını hakları derneği, sonra da sağlık hakkı hareketi derneği bünyesinde birlikte çalışıyorduk, dolayısıyla hekim gözünün yanına bir de bu konularda bir şeyler yapmaya çalışan bir sivil toplum aktivisti bakışı eklendi. bu kadarla da kalmadı daha sonrasında da yaşımın getirdiği çeşitli sağlık sorunları yanında, aktif hekimliği bıraktıktan sonra arada sağlık hizmetine de gereksinen sıradan bir “vatandaş” konumum gündeme geldi, bu kez bu hizmete gereksinim duyan, ondan yararlananların safına geçip aynı konulara bir de oradan bakmaya çalıştım. dolayısıyla kitabın aslında üç farklı “mustafa sütlaş” ın gözünden, beyninden ve kaleminden çıktığını söyleyebilirim. bu açıdan da yirmi yıllık bir hikâyesinin olması da bence çok iyi oldu.

Çoğalma ve çoğaltma

“Esinlenme, ilham alma” dedin, aslında senin böyle bir başka yapıttan yola çıkarak kaleme aldığın başka kitapların da var. bu bir tesadüf mü yoksa tercih mi?
evet! bu yıl yayınladığım bir şiir kitabım daha var, adına “nazire” dedim. çünkü gerçekten nazire olsun diye yaptığım bence ilginç bir deneme. sevgili murathan mungan'ın geçen yıl bu zamanlarda yayınladığı “çağ geçitleri” adlı bir şiir kitabı vardı. o kitaptaki her şiire verilen bir karşılıktan oluşuyor “nazire”. dolayısıyla bu tam anlamıyla bir esinlenme, hatt⠓karşılık verme” sayılabilir.

“Nazire” en yakın zamandaki örnek, ben daha önce yazdığın başka kitapları da biliyor, anımsıyorum.

sağol. bunu fark etmiş olman da benim için çok önemli. doğrudur. meselâ cüzzam hastanesi bünyesinde çalıştığımız dönemde yaptıklarımızı anlatan “benim cüzzam hikâyem” le başlatabiliriz bu tür kitaplarımı. sevgili türkân saylan hoca'yla, sevgili mehmet zaman saçlıoğlu hocanın yaptığı ve iş bankası tarafından yayınlanan “güneş umuttan şimdi doğar” kitabında konuşulanlar ve yazılanlar bu kitabı yazmamın asıl nedenlerinden birisidir. çünkü orada yazılanları çoğaltmak istedim bir anlamda. sonra italo calvino'nun “görünmez kentler” kitabından yola çıkarak kaleme aldığım “kentler ve kentliler” adında “oyunlu / oyuncaklı“ bir kitabım daha var. bir tür masa başı oyunu gibi ve eğitim malzemesi olarak kullanılabilecek, ama diğer yandan calvino'nun izinden giderek felsefi bir metin yaratma derdinde ya da hevesinde olan, aynı zamanda içinde “sanatsal bazı üretimler”in de yer aldığı bir kitaptır bu, bunun da önemli unsurlarından birisi düşünceyi ve söylemi çoğaltmaktır. sonra iain bamforth adında bir ingiliz yazarın derlediği “kütüphanedeki beden” adında bir kitabı var. bu da sağlık, tıp ve hekimliğe kendi cephelerinden bakarak, ürettikleri edebi yapıtların içinde bu kavramları ve sonuçlarını tartışan dünyanın önde gelen edebiyatçılarının yapıtlarından alıntılanmış metinlerden oluşuyor. bu kitabı okurken, yine sachs'ın hastalığı kitabında yaptığım gibi orada yer alan çoğu çok ünlü edebiyatçının kaleminden çıkmış öykülerde anlatılanların önemini vurgulayacak, konulara özellikle tıp etiği ve tıbbın temel kuralları açısından irdeleyecek çoğaltmalarda ve “altını çizme” çabası içinde bulundum, böylelikle tıbbın edebiyat alanından doğru irdelendiği bir başka deneme kitabı ortaya çıktı, onun adı da “öteki bakış”. edebiyaçıların yaklaşımına dikkât çeken ve hekimlere yönelik bazı eleştirileri gündeme getiren edebiyatla tıbbın kesiştiği noktadan konuya bakan bir kitap oldu.
ama bunların dışında doğrudan bir oyunlaştırma çalışması olarak söz edeceğim iki metin daha var, bunlar da birer e-kitap olarak benim yayınlarım arasında yer alıyor. bunlardan ilki edita morris'in “hiroşima'nın tohumları” adlı romanında geçen bir japon hikâyesinin oyunlaştırılmış şeklidir ve aynı adla kitaplaştırdım bunu. ikincisi de yine mitolojik bir öyküyü anlayan henry bachau'nun “diotime ve aslanlar” adlı novelasının oyunlaştırılmış biçimidir.bunda da yönetim anlamında kadınların gücünün önemini ortaya koymaya çalışmıştım.
ne yazık ki umduğum ilgiyi görmedi bu yapıtlar. örneğin italo calvino'nun kitaplarını gönderen yayınevine buna dair bir bilgi verdim ve gönderdim. aslında basılsın derdim yoktu, dediğim gibi çocuklar ve gençler için bir masa başı oyunu ve düşünme aracı, unsuru gibi bir üretimdir. nasıl yapılacağını da anlatmıştım. çok beğendiler, ama yayınları içinde onu dahil edecek bir kategori bulamadıkları için basamayacaklarını söylediler.

Sağlık, Sağlık, Sağlık...

“toplumun sağlığı hekimin hastalığı” kitabının içeriğinden de söz edelim mi biraz da?

olur, edelim tabi. “sachs'ın hastalığı” kitabında daha önce de söz ettiğim gibi bruno sachs'ın paris'in banliyölerinden birinde açtığı bir muayenehane ve burada sunduğu aile hekimliği hizmeti arka planda anlatılırken bu doktorun başından geçen bir aşk macerası dile getiriliyor. ama dr. bruno muayenehanesinde verdiği hizmetle ilgili bir çok konuyu ayrıntılarıyla ortaya koymuş. bundan yola çıkarak, sağlık hizmeti sunulan ortam ve mekânlardan başlayarak sağlık hizmetiyle, tıpla, hastalıklarla, hastalarla, yakınlarıyla ilgili pek çok unsuru hem ülkemizde olan durumu hem de olması, yapılması gerekenleri göz önüne alarak tartışmaya çalıştım.
belki kitabın içindeki yazıların başlıkları bu içeriğe dair bazı ip uçları sunabilir. şöyle başlıklar var örneğin: “kapıyı çalınız ve giriniz”, mekânımız bizi ele verir!, “iyi günler baylar bayanlar...”, “sizin için ne yapabilirim?”, “basamaklı sağlık hizmeti”, “uzmanların koruyucu sağlık hizmeti vermesi”, “çocuklarla ilişkiler”, “meslektaşlara yönelik tavırlar”, “sır saklama yükümlüğünün sınırı”, “yarım kamyonet kağıt...”, “beyaz gömlek giymesi çok iyi”, “doktorlar ve hâlleri”, “hastalar hekimlerini tanımalı”, “yetmişinde yirmisindeki gibi olmak”, “nasıl söylemeli?”, “duygular işe karıştığında”, “eşsiz doktorlar, yalnız doktorlar”, “hekim ölüme yardım eder mi?”, “karanlıkta bırakılanlar”, “algılar, söylentiler ve söylenceler”, “sağlık ortamında şiddet”, “bulaşıcı hastalıklar ve sonuçları”... sanırım bunların ardında yazılanlar tahmin edilebilir ve kitabın içeriğine dair yeterli fikir verir.

Ben severek okudum. Eline, yüreğine, kalemine sağlık. Son olarak okurlarına ne söylemek istersin. aklımda olanların çoğunu sordun ve ben yanıtlarken söyledim. kalanının da kitabın içinde olduğunu söyleyeyim. ama okurların benim yapmak istediğimi yapmalarını isterim. bir zamanlar bu kitapla ilgili bir blog oluşturmuştum. sonra devamı gelmeyince de kapatmıştım. şimdi eğer kitapla ilgili okur yanıtları, katkıları gelirse o bloğu yeniden oluşturmayı düşünüyorum. çünkü bunların hepsi çok önemli sağlıkçı ya da hizmetten yararlananlar olarak hepimizi ilgilendiriyor. benzer konuları kişisel sitemde sürekli işlediğimi belirtmek istiyorum. aralıklı da olsa okurlar oraya da göz atabilirler. sana da özenin dikkâtin ve çaban için teşekkür ediyorum.
bu arada kitapta zaman zaman adından söz ettiğim çok sevdiğim ve çok değerli bir hocam var, prof.dr. çağatay güler. kitabın bir örneğini de ona yollamıştım. onun bana yazdığı mesajında söz ettiklerine iznin olursa burada yer vermek isterim:

 
“Kitabın 8-9 bölümünü okuyabildim. (55,85,89, sonsöz... gibi). Eleştirel düşüncenin sağladığı birikimi yansıtıyor. Tek taraftan görmemeye özellikle dikkat etmişsin, yan tutmamak için kendini bilinçli olarak da zorlamışsın. Aktif görevde olsam Romanla senin kitabını en az yarım günlük bir seminerde işlerdim asistan arkadaşlarla. İletişim kurabildiklerime yine önereceğim.. Kitabı indirip kaydettim. Zaman zaman dönüp bölüm bölüm okuyacağım.
Kitabının bir başka işlevi daha var. Bu tip bir kitabın nasıl okunması gerektiğini, aynı kitapta temanın diyalektiğinin nasıl süzülüp alınacağı konusunda da güzel bir örnek. Ben olsam edebiyat bölümü öğrencilerine de romanla birlikte senin kitabı değerlendirmelerini salık verirdim.”

OKURA NOT: Mustafa Sütlaş'ın sürekli okurları ve izleyicileri onun “büyük harf” kullanmadığını biliyor olmalılar, ben de bana verdiği yanıtlarda buna özen gösterip, “büyük harf” kullanmadım.

Kitabın Künyesi: “toplumun sağlığı hekimin hastalığı.” mustafa sütlaş;
2020, kasım; kendi yayını, e-kitap, 426 sayfa

Leyla Kurtoğlu Hacıosmanoğlu Leyla Kurtoğlu Hacıosmanoğlu

Anadolu Üniversitesi'ni bitirdi. İstanbul Lepra Hastanesinde çalıştı. 29 yıl fiili devlet hizmetini tamamlayarak 2014 'de emekli oldu. Çeşitli sivil toplum örgütlerinin yanında Hasta Ve Hasta Yakını Hakları Derneği Derneği (HAYAD) ve Sağlık Hakkı Hareketi Derneği (SHHD) aktivist olarak uzun yıllar görev yaptı. 4 yıl resim eğitimi aldı. 5 yıldır Bodrum Gümüşlük'de yaşıyor. Gümüşlük Akademisi Edebiyat Evi bünyesinde okuma ve yazma faaliyetlerini sürdürüyor ve kendi atölyesinde resim çalışmaları yapıyor.

(Kişisel sitesi:  Kişisel Sitesi) 

 

  tiyatro east n bull

09.11.2020

"sanatçılar karantinadaki erkek şiddeti oyununda buluştu"

 

 
londra merkezli uluslararası tiyatro kumpanyası tiyatro east n bull'ın "karantinada hapis, karantinada kilitli" dijital projesi, sokağa çıkma yasağı sırasında artan erkek şiddeti olaylarını merkeze alıyor.

mustafa sütlaş              


istanbul - bia haber Merkezi

tiyatro east n bull'un yeni dijital tiyatro projesi, sokağa çıkma yasağı sırasında sayıları giderek artan aile içi şiddet olaylarını ele alıyor.

londra merkezli uluslararası tiyatro kumpanyası tiyatro east n bull, çift dilli olarak hazırladığı yapımlarla, günümüzün politik kavramlarını ele alarak yaşam ve yaşananlar üzerine düşünmeyi öneriyor.

1997'den bu yana londra'da yaşayan ve tiyatro yapan barış celiloğlu'nun oluşturduğu bu grup tiyatroyu da "küresel" olarak düşünüyor ve farklı ülkelerden sanatçılarla ortak çalışmalar yapmayı ve dünyadaki diğer tiyatro topluluklarıyla işbirliği yapmayı hedefliyor.

east n bull, akdeniz, orta doğu, balkanlar ve latin amerika'lı farklı tiyatrocularla bedenî çalışma, fiziksel iş tasarlamanın yanı sıra politik ve toplumsal odaklı metinler de oluşturuyor. topluluğun amaçlarından birisi de ülkeler ve toplumlar arası engelleri kırabilmek için kültür ve dil sınırlarını aşmak, toplulukları bir araya getirerek çok dilli üretimler ve yapıtlar ortaya koymak.

dokuz ülkeden tiyatrocular bir arada
bu çerçevede covid-19 krizinin herkes gibi tiyatrocuları da etkileyerek sahne imkânlarını ortadan kaldırması, evlerine kapatarak yalnız başlarına kalmak zorunda bıraktığını gören celiloğlu bunu bir fırsata dönüştürme çabasıyla yaklaşık dört-beş ay önce "karantinada hapis, karantinada kilitli" adlı projeyi tasarladı.

salgının en az bir yıl daha sürebileceğini de öngörerek başlatılan bu dijital tiyatro projesine dokuz farklı ülkeden (ingiltere, türkiye, yunanistan, ispanya, rusya, italya, polonya, avustralya, kıbrıs) yaklaşık 62 sanatçı hiç maddi bir karşılık beklemeden katılıyor.

covid-19 salgını sırasında hemen her yerde gündeme gelen sokağa çıkma yasağının zaten artma eğilimi gösteren aile içi şiddet olaylarını daha da artırdığını fark eden celiloğlu, bu projenin teması olarak da bu konuyu ele almaya karar verdi.

celiloğlu yaşanan çok sayıda olay haber olsa da yeterince ele alınmadığı, açıkça tartışılmadığı ve insanların sessizce acı çektiği kanısında.

celiloğlu gelinen süreçte projenin büyük bir bölümünün tamamlandığını belirtiyor ve "son derece yetenekli profesyoneller, oyuncular, yazarlar, görsel sanatçılar, ressamlar, müzisyenler ve şairlerle birlikte çalışarak yaratacağımız imgesel olduğu kadar düşündürücü de olacak bu görsel tiyatro projesini avustralyalı harika bir ekiple müthiş bir işbirliği içinde yürütmekteyiz" diyor.

türkiye ekibi
projeyi türkiye'de yürüten ekipte çok sayıda tiyatrocu ve sanatçı yer alıyor. türkiye bölümünde hazırlanan oyunun metnini halide eşber, onsun meryem, aysel karaca, yapıncak gürerk, yıldız çakar ve barış celiloğlu'ndan oluşan ekip kaleme aldı ve çevirmen berna vardar da ingilizceye çevirdi.

türkiye bölümünü oluşturan oyunun yönetmenliğini de projenin tümünün yönetmeni barış celiloğlu yaptı. video ve ses tasarımını çiğdem boru, şeref özdemir ve ceren ayşe özbudun üstlendi.

oyunda görev alan oyuncular ise naz yeni, dilek yorulmaz, ada burke, irem sayılgan, aslı özgönül, ezgi bakışkan barış, gülistan sarbas.

ingiliz parlamento'sunda gösterim
projenin şu anda montaj aşamasında olduğunu belirten barış celiloğlu önce yazarlarla iki ay süren ve zoom üzerinden yapılan toplantılar düzenlediğini, eş zamanlı olarak da karantina döneminde olan erkek şiddeti olaylarını araştırdığını belirtiyor.

metinler oluşturulduktan sonra oyuncular belirlenmiş ve yine sanal ortamda canlı provalar yapılmış. tüm oyunlar videoya aktarıldıktan sonra da bu görüntülerin kurgulanması ve montajı aşamasına gelinmiş. sekiz bölümden oluşan bu uzun dijital projenin ispanya ve avustralya'da sergileneceği dijital platformlar hazırlanmış durumda.

projenin yeni yılda başka dijital tiyatro ve film festivallerinde de gösterime girme durumu olduğunu belirten barış celiloğlu yaptığımız görüşmede projeyle ilgili şunları belirtiyor:

"ingiltere parlamentosunda bir akşam düzenlenecek ve orada da kadın grupları/organizasyonları ve bazı milletvekillerine gösterilecek. bununla amaç bu sorunları daha görünür kılmak ve yasaların daha iyi düzenlenmesi için gündem oluşturmak. yönetmen olarak bütün dileğim bu sorunun diğer ülkelerin de politika gündemine taşınması. özellikle türkiye'de kadın cinayetlerindeki artış çok yüksek olduğu için bu projenin oradaki durumu daha da görünür kılması en büyük dileğim."

projeyle ilgili ayrıntılı bilgi ve sergileme programı için  burayı  tıklayın.

barış celiloğlu barış celiloğlu hakkında

türkiye'deki tiyatro eğitimini stüdyo oyuncular'ında aldı. istanbul'da genç oyuncular ve bilsak tiyatro atölyesi'nin yapımlarında rol aldı. tunç başaran (uçurtmayı vurmasınlar) ve derviş zaim (tabutta rövaşata) gibi usta yönetmenlerle çalıştıktan sonra 1997'de londra'ya yerleşti.

ingiltere'nin meşhur tiyatro konservatuvarlarından the royal central school of speech and drama'da tiyatro üzerine master eğitimi alırken londra'nın çeşitli tiyatrolarında (the gate theatre, camden people's theatre, arcola theatre, the young vic, edinburgh fringe festival) sahnelenen oyunlarda oynadı. 1998'den beri londra'nın çeşitli tiyatrolarında oyun yönetti.

2017'de londra'da ariel dorfman'ın "ölüm ve kız" adlı oyununu hem yönetip hem de başrol olan paulina'yı oynadı. bu rolle kendisine 2018'de direklerarası seyirci ödülleri tarafından yurtdışı kategorisinde "en iyi kadın oyuncu" ödülü verildi.

2018'de ayrıca yunanlı yazar loula anagnostaki'nin "resmî geçit" adlı oyununu yönetti. kasım 2018'de ingiliz bir kumpanyanın "sakın cüret etme" adlı feminist ve politik temalarla dolu oyunuyla londra'da eleştirmenlerden övgü aldı. barış celiloğlu nisan 2019'da da "resmî geçit" rejisiyle yurtdışı kategorisinde direklerarası seyirci ödülleri tarafından "en iyi yönetmen" ödülüne değer görüldü.

 

  voltairine de cleyre

23.10.2020

"amerikalı anarşist voltairine de cleyre"

 

 
"birisi, komünizmi ya da bireyciliği veya diğer herhangi bir sistemi seçebilir, kişisel tercihinin başarısı için propaganda yapabilir ve çalışmalara girişebilir; fakat şunu bilmelidir ki, kendi sisteminin tek ve şaşmaz olduğunu, her yere, bütün insanlar için her zaman geçerli olduğunu, onun başarısının, gerçeklikte kanıtlanmasından kaynaklanan bir iknâ sürecine bağlı olmasına değil de, ne yolla ve ne pahasına olursa olsun garanti edilmesi gerektiğini düşündüğü an, kesin bir felâketin eşiğinde demektir. hareket noktası olarak, herkes için özgür olmanın garanti edilmesi son derece önemli ve zorunludur."

errico maatesta              

voltairine de cleyre'in adını daha önce duydunuz mu bilmiyorum. ben duymamıştım. 1999 yılında sel yayınları arasında yayınlanan, benim 2003 yılında alıp kütüphaneme koyduğum, ancak yeni okuduğum amerikalı anarşist voltairine de cleyre'in yaşamı adlı, paul avrich'in kaleme aldığı biyografi kitabını okuyana kadar haberim yoktu.

amerikalı anarşist voltairine de cleyre'in yaşamı eskiden beri biyografi kitapları ilgimi çekmiştir ama şu sıralarda daha çok okuduğum kitap temaları arasında önemli bir orana sahip. geçen ay bir başka eylemci amerikalı kadının, "jane addamsın yaşam öyküsünü okumuştum. voltairine de cleyre hepi topu 45 yıllık ömrüne pek çok işi ve kocaman denilecek bir yaşamı sığdırmış çok önemli ve değerli bir kadın. vikipedideki sayfasında oldukça ayrıntılarıyla anlatılmış.

paul avrich'in kitabında yazılanlar, bu yaşamın önemli satırbaşlarıyla birlikte kendisinin söylediklerini de içeriyor. dil ve müzik öğretmenliği yanında onu herkesin tanımasına yol açan anarşist politik kimliğinin yanında aynı zamanda iyi bir şair de...

kitapta bu şiirlerinden bazıları da yer alıyor.

 

geçmişi gömerken

ey insanlık sana dönüyorum artık;
tüm varlığımla hizmetindeyim artık!
yıkıp eski aşkı, kucaklıyorum yeniyi;
yıldızların yüzdüğü gökyüzü kadar engin.

hastalıkları başta olmak üzere, atlattığı çeşitli badirelerle başetmeye çalışırken, yaşamının sonuna kadar mücadeleden vazgeçmeyen bu güzel insanın türkçe'de yayınlanmış tek bir kitabı var: "anarşizm ve doğrudan eylem"

ancak ingilizce bilenler buradan onun yapıtlarının bir çoğunun metinlerine ulaşabilirler.

keşke o ulaşanlardan bazıları okuduklarını türkçeye çevirseler ve özgürce paylaşıp, herkesin erişebilmesini sağlasalar.

aşağıdaki bağlantılarda da voltairine de cleyre'e dair çeşitli yazılar var. merak edenlere okumlarını öneririm.

  • "Voltairine de Cleyre"
  • "Voltairine de Cleyre, zamanında devrim yaratan anarşist ve feminist"
  • "Yahudiler ve Anarşist Voltairine De Cleyre" (avram zafer işcen)

     

     

  •   elif özdemir

    15.10.2020

    "kenti yeniden düşünmek"

     

     
    "yaslanacağımız bir duvarla mekanı oluşturabilir, yanına dikeceğimiz bir ağaçla yaşamı kurabiliriz. mimari böylesi basit girdilerle başlar. bundan sonrası koca bir ilişkiler, ihtiyaçlar, olanaklar vb nin örülmesi işidir.. tevazu, dinleme, işbirliği, dayanışma ve zerafetle. ve elbette esası insan olan mesleğin etiğini kaybetmeden..."

    bu sözler mimar arkadaşım sevgili elif özdemir'in sözleri...

    sevgili aytun hasaltun bozkurt'la yaptığı ve artıgerçek te yayınlanan güzel söyleşisinden aldım. keyifle okuduğum bir söyleşiydi, herkese okumasını öneririm. bu vesile ile kenti ve kentli olmayı düşündüm bir kez daha. belki okuyanlar da düşünür ve söyleşide dile getirilen olumsuzluklara belki birlikte çözüm bulma imkânı doğar.

    günümüz kentleri burjuvazinin sermayesini daha kolay büyütmek için tasarladıkları kentler. daha önceki toplumsal yapılarda, sınıflı toplumların hepsinde kentler var. çünkü kent egemen sınıfların kendi yararına şekillendirdiği birer yaşama alanı. orada hem sömüren, sömürülen ilişkisi simgesel anlamda var ediliyor, hem de sömürenin daha çok ve kolay sömürmesinin imkânları oluşturuluyor.

    şimdiki kentlerin büyük bölümü de öyle. kapitalizmin küreselleştiği günümüzde bütün kentler neredeyse birbirine benziyor. bu küresel sermayenin somut bir ihtiyacından kaynaklanıyor. söyleşide büyük ölçüde dile getirilen bu dönüşüm de bu gerçeğin bir sonucu. nasıl tükettiğimiz her şey dünyanın her yerinde aynı biçimlere, hatta markalara sahipse, kentler de öyle oluyor hızlı bir şekilde.

    1985-2000 yılları arasında yaptığım cüzzam taramaları sırasında türkiye'nin hemen bütün şehirlerindeki değişime tanık olmuş, anadolu şehirlerinin kendi özgünlüklerinin ortadan kalkışını hüzünle izlemiştim. hepsi istanbul'un kenar mahallelerindeki uydu kentlere benziyordu. 2000'li yıllara geldiğimizde ise örnekler dünyanın her yerinde birbirine benzer hâle geldi. sevgili elif de dile getirdikleriyle benzer saptamaları daha incelterek ve mimar diliyle yapıyor.

    şu sıralarda metis yayınları tarafından haziran ayında yayınlanan küçülme adlı bir kitap okuyorum. orada anlatılanlar ve işaret edilenler bu söyleşide anlatılan konuları en genel anlamıyla ve bir somut öneriyle, küçülme olgusuyla dile getirip tartışıyor. sevgili elif'in spotta paylaştığım sözleri de bunu işaret ediyor, bir duvar ve bir ağaç ile yaşam alanlarını yeniden oluşturmak mümkün aslında. bence bu kentlerde yirilenlere ağıt yakmanın ötesinde çok daha anlamlı ve işlevsel.

    kentler ve kentlilerkentler ve kentliler tabii ki burada iş herkese düşüyor ama mimarların bu doğrultuda yapacakları önerileri ve örnekleri de önce dile getirmeleri, sonra da somut olarak oluşturmaları gerekiyor. sevgili elif'in bu doğrultudaki çabalarını biliyorum. belki bir başka söyleşisinde onları da paylaşır bizimle.

    buraya bir de, sevgili italo calvino'nun kitabının ve ondan aldığım ilhamla benim yazdığım "kentler ve kentliler" adlı kitabımın bağlantısını koyuyor ve yeniden anımsatmak istiyorum.

     

     

      anlamak isteyene

    04.10.2020

    "anlamak isteyene"

     

     
    "- şimdi mi? şimdi daha büyük bir savaşımız var.
    - bunca zamandır uğruna mücadele ettiğimiz şeyi ebediyete kadar istiyoruz.
    - bağımsızlığımızı."

    alphonse dianou, isyancı lideri

    merhaba,

    aşağıda bağlantısını verdiğim, bianet'te yer alan bir haber dolayısıyla izledim "rebellion / l'ordre et la morale" adlı 2011 yapımı filmi. o haberde söz edilen fransız sömürgesi yeni kaledonya'da 1988'de yaşanan bir eylem ve ardından gerçekleştirilen bir katliamı anlatıyor. gündelik çıkar ve siyaset uğruna ölmeye soyunan, ölen ve öldürülen insanların gerçek hikâyesi. filmi izleyince çıkarılacak pek çok ders olduğunu düşündüm. tabi anlamak isteyenler ve gerçekten anlayacak olanların çıkaracağı dersler bunlar.
    filmi nette izlediğim bağlantıyı da buraya koyayım. belki izlemek isteyen olur.

    "yeni kaledonya’da bağımsızlık referandumu"

     

     

      yaşamı yeniden kurmak

    28.09.2020

    "yaşamı yeniden kurmak"

     

     
    "ve öyle sık değişmeler olacak ki
    dünyayı elde etmiş olanlar bile
    bırakacaklar onu yeni geleceklere
    ...
    doğru olan elde etmesidir herkesin
    önceden verilmiş olan kader payını,
    bir antlaşmanın gereğidir bu. ne mutlu
    sonuna kadar direnebilmiş olana!"

    françois rabelais,gargantua,
    çev.: s.eyüboğlu, a.erhat, v. günyol,
    s:241-242.

    merhaba,

    2020'nin başından beri yaşadığımız ve daha da süreceğe benzeyen covid-19 pandemisi yaşamımızı önceden alışık olduğumuz şekilde sürdürmemizi engelliyor, farklı yaşıyor, bu duruma alışıyor ve değişiyoruz. giderek daha da çok değişeceğiz gibi görünüyor.
    yaşamın içindeki farklı alanlar da olan bitenler de her gün değişiyor, bu alanlardaki yaşam başka türlü yaşanıyor. bu alanları şekillendirenler sürekli olarak bu konunun üzerinde düşünüyorlar ve en uygun değişimin ne olacağını tartışıyor ve deniyorlar.
    aşağıda bağlantısını verdiğim yazıda örneğin eğitim alanındaki önemli bir sorun tartışılıyor. hepimizi yaşamları, ortamları ve çalışmayla ilgili değişimleri gözlüyor ve üzerinde düşünüyoruz. sosyalleşme olgusu her gün yeni bir uygulamayla öncekinden farklı hâle geliyor. ekonomi, politika, sağlık, hukuk, kültür, sanat bu alanların içinde üzerinde yeniden düşünülmesi gereken alanlar arasında. kuşkusuz burada sanallaşma bu değişimin ana unsurlarından birisi olacak. ama eskiden olanı şimdi sanal ortamda yapmak yeterli midir sorusunu tartışmak bile çok önemli bence.
    herkesin yaşadığını, görüp, hissettiği, düşünüp, bulduğu hatta zaman zaman varettiği değişimleri yazması paylaşmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. keşke aşağıdaki yazının benzerlerini bu alanların tümüyle ilgili olarak okuyabilsek, öğrenebilsek ve tartışabilsek keşke...

    teşekkürler, sevgiler...

    "uzaktan eğitim için öğrencilerin ihtiyaç duyduğu 7 beceri"

    bu günün diğer önerileri:

    "bir iki üç, daha fazla ttb, daha fazla sinan..." yiğit bener, artı gerçek, 28.09.2020

     

     

      antebellum

    25.09.2020

    "günümüzdeki kölelik"

     

     
    “geçmiş asla ölü değildir. hatta geçmiş bile değildir.”

    william faulkner

    gününüz güzel olsun,

    sevgili uğur kutay'ın pazar günü birgün gazetesinde yer alan ak sarayın arkası başlıklı yazısında anlatılan, gerard bush & christopher renz'in yönettikleri "savaştan önce / antebellum" adlı filmden söz ediliyor.
    önce aşağıdaki bağlantıdan söz konusu yazıyı okumanızı ve erişebilirseniz filmi izlemenizi öneriyorum.

    teşekkürler, sevgiler...

    "ak sarayın arkası"

    bu günün diğer önerileri:

  • sevgili eriş bilaloğlu'nun kaleme aldığı "‘bir başına’dan daha iyisi: kolektif çalışma" başlıklı bu makalesinde dile getirdiği bu düşünceler aslında her konu ve dönem için geçerli.
  • "sanat kritik"'te sevgili necmiye alpay'la, son kitabı "beklediler gitmedik" üzerine yapılmış “sanatın araçları her zaman bir ‘dış’ amaç için kullanılabiliyor.” başlıklı hoş ve düzeyli bir söyleşi var. keyifle okudum. özellikle şiir üzerine çok önemli şeyler söylüyor. bence söyleşiyi okuyup, edebi şeyler yayınları arasında çıkan bu kitabı alıp okumak gerek. özellikle şiir seven ve düşünenler için tabii ki...

     

     

  •   korkunun mimarisi

    22.09.2020

    "korkunun mimarisi ve kapalı yerleşmeler"

     

     
    "sayıları hızla artan kapalı yerleşmeler (gated communities) çeşitli adlarla anılıyor: kapılı topluluklar, güvenlikli siteler, kapalı topluluklar, kapalı siteler, yüksek korumalı siteler, korunaklı konut siteleri vb. kapalı yerleşmelerin çevresi genellikle duvarlarla veya demir parmaklıklarla çevrili oluyor, sitenin kapısında/kapılarında özel güvenlik görevlileri giriş çıkışları kontrol ediyor, bazı uygulamalarda sitede oturan kişinin onayı alınmadan kapıdan içeri misafir sokulmuyor..."

    yaşar çabuklu,
    kendi bloğu, 18.11.2019.

    merhaba,

    sevgili yaşar çabuklu'nun bu önemli makalesinde dikkât çektiği bu önemli konuyu herkesin düşünmesi gerekir. burada sistemde en çok gözlenen ve küreselleşmiş kapitalizme içkin biçimi dile getiriliyor ve eleştiriliyor.
    ancak konunun bir başka yanı daha var. bu da sistem dışında kalmayı yeğleyenlerin de benzer uygulamaları çeşitli biçimlerde gerçekleştirilmesi. "güvenlik, özgürlük ve birlik" kavramları yalnız toplumun orta-üst sınıfları için değil herkes için bir ihtiyaçtır. bunu sağlayacak bir araya gelişler ve farklı yaşam biçimlerini denemeye yönelik çabaların tam da bu modelin olduğu yerde gerçekleşmesi, yaşamın başka türlü de kurgulanacağını gösteren örneklerin yaratılması bence çok önemli.
    makaleyi okuyan arkadaşlarla konuyu daha derinlemesine tartışma imkânı olabilir belki de...

    teşekkürler, sevgiler...

    "yaşar çabuklu'nun makalesi"

     

     

     

    sosyal ağlar "neden kapattım"

     

     
    "facebook'taki 'arkadaşlık ağları' o devasa ve maddi kapalı toplulukların dijital versiyonlarıdır. ancak o çevrimdışı kopyalarının aksine, girişlerine kapalı devre kameralarla silâhlı bekçilerin konmasına ihtiyaç duymazlar. ellerinin altındaki fareleri ve sihirli 'sil' [delete] tuşlarıyla, ağdaki içerik yaratıcılarının, idarecilerin ve tüketicilerin parmakları kâfidir. böylece insanların bütün sosyalliği, işbirliği gibi güvenilmez bir pratiğe, bu pratiğin beraberinde getirdiği 'ufuk kaynaşması'na ve neticede dayanışmaya evrilen bir yola girme riskinden arındırılmıştır. bu risk kabul edilmediğinde toplumsal beceriler atıl hâle gelir ve en nihayetinde unutulup giderler. bu durumda yabancının varlığı çok daha muazzam, itici, tiksindirici ve korkunç bir hâl alırken, bu varlıkta tatminkâr bir modus vivendi(yaşam tarzı) geliştirme çabalarının zorluğu daha ezici, daha aşılmaz bir görünüm kazanır."

    zygmund bauman & riccardo mazzeo,
    edebiyata övgü, metis yayınları, 2019, s:82.

    merhaba,

    önce instagram, sonra da facebook sayfamı kapattım. arkadaşlarım sağolsunlar gerek arayarak, gerek yazarak nedenini sordular. elimden geldiği kadar düşündüklerimi paylaştım, nedenlerimi sıraladım. kimisi doğru buldu, kimisi de kızdı. çünkü iletişimde olduğum ve paylaşımlarımı gören hemen her arkadaşımın hoşuna giden bir şeyler oluyordu paylaşımlarımda. doğrusu bunu bir tür zorunluluk olarak görüyor ve yapıyordum. zaman ayırmak, uğraşmak benim her zaman severek yaptığım işlerdendi. ama sorunum aslında bu ortamın yeni biçim ve amacından kaynaklandı.

    herkesin bildiği gibi facebook bu eylülden itibaren yeni bir formata geçti, dahası bunu herkese dayattı. yani kullanıcının herhangi bir söz hakkı yok bununla ilgili. eski formatı ikişer günlük periyotlarla devam ettiriyor ve ay sonuna kadar da herkesin tümüyle bu yeni biçimi kullanacağını belirtiyor. pek çok arkadaşım gibi bu tavır beni ilkesel olarak rahatsız ediyor. bu sosyal platform başından beri sadece kendi çıkar ve kazancı için katılımcıları kullanan bir platformdu ve bunu biliyordum. ancak bazı esnek yanları vardı ve o seçenekleri kullanarak kısmen de olsa kendi isteğime uygun bir biçimde yine de yararlanıyordum. örneğin ticari reklamları seçme ve engelleme seçeneği vardı. şimdi ise ağırlıkla ticari öncelikli bir sosyal ağ hâline gelmiş durumda. önceden reklam ayarlarının hepsini kapattığım hâlde şimdi sürekli reklamlarla boğuşuyor, onların her birine "görmek istemiyorum" diye işaret koyuyorum ama aynı alanda başka reklamlar gelmeye devam ediyor. neredeyse 2-3 paylaşımda bir reklam görüyorum. hem de bunların bazıları reklam olarak bile kabul edilmeyecek düzeyde ve saçma sapan paylaşımlar. son dönemlerde buna hekim, sağlıkçı ve sağlık ürünü reklamları da artan oranda eklendi.

    ikinci önemli konu değerli ve önemli paylaşımların, facebook politikasının görsellik ve videoya öncelik vermesi nedeniyle hemen hiç görülememsi. algoritmaların buna göre düzenlendiğini bu konunun uzmanları dile getiriyor. onlar önemli metin, ya da bilgi paylaşımlarında mutlaka görsel bir unsuru, özellikle de video görüntülerinin kendisini katmayı salık veriyorlar. son dönemde covid nedeniyle yaygınlaşan sanal buluşmaların canlı izlemeleri bunun temel unsurlarından birisi ve hemen herkes bu konuda bir şey yaptığı için sayfaya girdiğimde sanki bir video kanalına girmiş gibi oluyorum. alışkın olduğum ve gördüğüm şeylere ne yazık ki ancak arayarak ulaşabiliyorum.

    öte yandan bu ortamı kullanan ve izleyebildiğim paylaşımlar da bu temelde karşıma çıkıyor. arkadaşlarımı mümkün mertebe seçerek ve gerçekten tanıdığım kişileri ekliyorum. dolayısıyla çok arkadaşım yok. olanların çoğunun paylaşımları da bu platformun seçimlerine uygun doğrultuda. tabii bu paylaşımlar benü duygusal olarak da etkiliyor ve bir de sinirlendiğimle kalıyorum.

    sonuç olarak bu platformda daha çok uğraşmam gerekiyor, daha çok zaman harcıyorum. bu sosyal ağları kullanmanın amacı başlangıçta insanlarla daha çok ve yakın temas ve karşılıklı etkileşimdi. ama bu koşullara baktığımda bu temasın giderek daha çok yüzeyel hâle geldiğini görüyorum. paylaştıklarımın da aynı nedenlerle kimlere ulaştığını bilmiyorum. dolayısıyla kimler olduğunu bilmediğim belirsiz bir toplulukla iletişim hâlinde olmak benim için çok anlamlı değil. artık bunun yerine birebir ve doğrudan iletişimi yeğlemeye karar verdim.

    şu anda okuduğunuz kişisel sayfam, yönetimi üstlendiğim başka siteler ve bloglarım var, diyeceklerimi buralardan demeyi sürdüreceğim. yaptıklarımı eskisine benzer şekilde, ama bu yollarla yapacağım. gerçekten ilgilenenler ve yararlı bulanlar oralara bakarak benden, yaptıklarımdan ve yazdıklarımdan haberdar olabilecekler.

    ayrıca aynı şekilde eposta, wapp gibi iletişim öncelikli arayüzlerle ve doğrudan telefonla görüşerek bu gereksinimimi çözme kararındayım. hep yaptığım gibi eşit ve karşılıklı iletişim ve temasın daha insani, önemli ve etkin olduğunu düşünüyorum. ayrıca bu tür iletişim cama, buza ya da göğe yazmak gibi değil. yazdığım mesajlara yanıt gelmediğinde en azından yazdıklarımın hoşa gitmediğini düşünüp buradan da bir sonuç çıkarabilir, sonrasında da ona göre davranabilirim diye düşünüyorum.

    facebookta kurduğum ve işe yarayan birkaç grup var. bunların yönetim ve moderasyonlarını arkadaşlarıma devrettim. bunlardan önemlileri için ayrıca kurduğum siteler de süreki güncelleniyor ve halen yayında. sitemin bağlantılar bölümünde bunların bağlantıları mevcut ve bir tıklamayla erişilebilir durumda.

    şimdiye kadar beni izleyen, benim izlememe onay ve destek veren, paylaşımlarımı beğenen ve yorum yapan tüm arkadaşlarıma içtenlikle teşekkür ediyor ve burası aracılığıyla ilsetişimimizi sürdürmemizi diliyorum. bir de kişisel ricam olacak sizlerden: facebook'ta bundan sonra yeni bir hesap açmayacağım. herhangi biri benim adımla ya da fotoğrafımla bir hesap açıldığını görürseniz lütfen izlemeyin ve izleme talebini kabul etmeyin. bunu bana da bildirirseniz çok sevinirim.

    durum bundan ibaret. uzattım ve başınızı şişirdim. :)

    teşekkürler, sevgiler...

    konuyla yakından ilgili emek çaylı'nın yazdığı bianet'te yer alan, 20.10.2007 tarihli bir yazı

    "bağlantılar"

    20.09.2020